29 Eylül 2010 Çarşamba

YASAK



Cesaret, beni sevmende değil, terk etmendeydi.

Sıradanlıklarımın kuytularında sakladığım “ben”i fark etmendeydi.


Denizlere atladım, kulaçlarımdın. Sevdalı derinlere daldık inci taneleri peşinde. Midye kesiği avuçlarımdın.


Döne döne kapıldık tutkunun girdabına, dudaklarının değil gözlerinin ıslaklığında boğuldum. Bir o yana bir bu yana derme çatma sandalım, dümensiz, küreksiz kaldım. Ellerine tutundum.


Saçlarıma dokundun. Kalbim, yüzüme ağdı, parmak uçlarındaydı.


Dilim, terinde “ah” çekti, dizlerim titredi, dişlerim isminle kilitlenirken. Adımı fısıldadın, sağır oldu içim.


Ağır oldu içim. Sen hücrelerime yerleşirken…


Korkum, yabancılığında değil, benim olmandaydı.

“Git “ diyen gözlerime inat, yanımda kalmandaydı.


Yüreğime dokundun. Yağmur, elime yağdı, saçlarındaydı.


Tenin, tenime karıştı, uçurumlara yuvarladı bizi. Bakışlarımı alamadım, kör etti ateşin. Kirpiklerimi yaktın.


Sende kaybolurken, bana uzaktım.


Sevdalı bir tuzaktın.

Gönlümle içine attım kendimi.


Oysa yasaktın…

5 Ağustos 2010 Perşembe

UMUT


Erdim ben…Yok yok, metafizik güçlere ulaşmayı, fenafillaha kavuşmayı kastetmiyorum, daha çok meyvenin olgunlaşması gibi bir durum, hatta olgunlaşmayı şöyle bir kenara atalım, dalında rengi dönmüş, yumuşamış, hırsız kargaların bile dönüp bakmayacağı, pörtlemiş kabuğundan cıvıklaşmış içi dalına sızmış, karıncalara güzergah olmuş, çekirdeği kurtlanmış meyveler gibiyim. Koptum kopacağım kurumaya durmuş dalımdan , gözüm hasretle toprağa dikili, yere düştüğüm anda zaten yarılıp saçılacağım, acırsa bir o zaman acır canım sonra huzur...Varsın acısın, bitsin diyorum, fakat kopmuyor bir türlü şu zavallı, kurumuş sapım, bırakmıyor…Komposto veya reçeli bırak marmelat bile olamam ki. Yere düşüp saçıldığımda kalan kısmımı beğenip yiyen bir inek bulunur belki.


Öldüm ben…Öyle dualar, tespihler eşliğinde, tertemiz kefen içinde, yerin yarım metre altındaki huzurlu mekanda börtü böceklerle sarmaş dolaş değil, daha çok ruhun bedenden kopup gitmesi, büyük bir boşlukta öylece asılıp kalmak gibi… Azrail’in bile dikkatini çekmeyecek, çekse de omuz silkip geçeceği manasız bir organizma. Yarım yaşanmışlıkların, yaşanamamışlıkların donattığı kömür karası bulut çevremdeki, şimşekler yırtsa da gecemi aydınlatamıyor, o meşhur beyaz ışığı nasıl göreceksin de ona doğru yürüyeceksin? Bu kadar “hiç” olunca hayalet bile olamam ki. Öylece salınır dururken görüp de halime acıyıp menzilime ulaştıran bir melek bulunur belki.


Bildim ben… Yok, okumayla, gezmeyle, öğrenmeyle değil, gözünün önünde duran şeyi birdenbire idrak etmek gibi. Aylak aylak, ağzın ayrık gezerken kafanı duvara gömmek sanki. İşgal ettiğimiz noktacığı bu kadar önemsemenin gülünçlüğünü, geçmişin manasız, geleceğin tanımsız, şimdinin ise değersiz olduğunu anladım. Ayak bağlarımı kendim düğümlemişim, her adımımda şapşalca sendelemişim. Allah aşkına, neyi tam becermişim? Şimdi , baştan ayağa hataya kesmiş varlığımı gömecek bir kürek bulunur belki…


Bir narin umut kırıntısı yine de…


Çekirdeğin kurtlanmayan yarısından filiz verecek…. Bir şimşek çakımındaki aralıktan ışığı görecek…Üstünü başını silkeleyip, kalkıp yürüyecek…


Ermişliği, ölmüşlüğü ve bilmişliğine inat, içimde heyecanla atabilecek bir yürek bulunur belki…

4 Ağustos 2010 Çarşamba

ÖYLE İŞTE...


Öyle bir gitmeliyim ki tüm gidişlerinin tadını tek seferde duyabilesin. Boyun eğer gibi değil sen gibi, aslında tüm istediğin kalmakmış da gitmeye mecburmuşsun gibi değil, kararlı, kesin, bilerek ve isteyerek gitmeliyim.Arkama bakmadan. Dönmeye niyetim olmadan. Vazgeçmeden, ikna edilemeden. “Hoşçakal” demeden...-Hiç sevmem o sözü bilirsin, dönüşsüzlüğü çağrıştırdığı için. “Görüşürüz” demeyi yeğ tutarım her zaman.-

Öyle gitmeliyim ki, “hoşçakal” bile yeterli olmasın.

Öyle bir vazgeçmeliyim ki kalbimden, elinde kalan kırıkları bir araya getiremeyesin. Yıkmadığın duvarlara çarparak değil sen gibi, aslında tüm dileğin özgür kalmakmış da dört yanındaki surlara çarpıp kırılmışsın gibi değil, alıp elime çekici, ruhumu darma duman etmeliyim. Birleşebilir parça bırakmadan. Acıma teslim olmadan. Gözyaşlarımı silmeden, sildirmeden.

Öyle kanamalıyım ki hiç kabuk bağlamasın.

Öyle sevememeliyim ki bir daha yüreğimin yerinde taş var sanılsın. Kalkanlar arkasında durur gibi değil sen gibi, aslında aşktan taşıyormuşsun da yaralıymışsın gibi değil, buz gibi, kaskatı kesilebilmeliyim. Acımadan, en ufak istek duymadan. Yumuşatılamadan...

Öyle çöl çorak olmalıyım ki yüzyıllarca yağmurun esamesi olmasın.

Öyle bir ölmeliyim ki arkamda kalanlar şaşkınlıktan ağlayamasın. Kahrederek, kendini tüketerek değil, bir anda, anlamsızca nefesime veda etmeliyim. Kendimden başkasını düşünmeden, bıraktıklarıma kaygılanmadan gideceğim yeri planlamadan. Geri döndürülemeden.

Öyle yok olmalıyım ki ömrümce attığım hiçbir adımdan eser kalmasın

23 Temmuz 2010 Cuma

VEDA



En sinir olduğun şeydi değil mi sen gerginken, o anda uğraştığın problemin dünyanın en mühim meselesi olduğuna kanaat getirmiş ve çözümsüz olduğuna kendini inandırmışken gülümseyerek seni dinlemem, sonra birden bir filmden, bir şarkıdan veya saçma sapan gereksiz bir anekdottan bahsetmem. Kaç kere dedin “şu yüzündeki salak gülümseme ve rahatlığın beni çıldırtıyor” diye. Sen söylendikçe ben gülümsedim, öfken katlandı.

Sorunlar gözlerinde yağmurlara dönüştü hep, ben o yağmurlarda ıslanmanı istemiyordum. Gerginliğini, çözümsüzlüğünü öfkeye çevirip bana yönlendirdiğimde göz pınarlarındaki basıncı bertaraf ediyorduk ve her şekilde, eninde sonunda seni gülümsetmeyi başarıyordum. O gülücük eşliğinde ağzından çıkan “salak şey!” lafı madalya gibiydi benim için. Öyle kalacak hep.

“Her şeyi ben mi düşüneceğim senin için ya!” isyanın vardı hani, karmaşık işlerde çelik keskinliğindeki zekan, pratikliğin ışıldardı, hayran kalırdım, esprileri o müthiş algıyla paylaşmanın zevkini anlatamam sana. O yüzden bayılıyordum alık ayağına yatmaya, “sen olmasan ne halt edeceğimi bilmiyorum” demelerim laf olsun diye değildi. Beynindeki pırıltılar şimşek gibi gözünü alırdı insanın.

Duvarların vardı. Kırılmaktan korktuğun için kimseyi içine almamaya çalıştığın duvarların. Seni soğuk ve ters bulanlar olmuştur belki, sakınmadığın sözlerinin keskinliğinden ürkenler, içini göremeyenlerdi onlar. “Aman ha öyle ani ısırır ki ne olduğunu bilemezsin” diye dalga geçen arkadaşlarımız oldu. Doğruluk payı vardı aslında, kızdığında telefondan bile keserdi dilin, ses tonun. Ben yine de gülerdim daha çok kızdırma pahasına da olsa.. Camdandı kalbin, dıştaki tüm kabuk onu korumak içindi.

Sana , yaralanmaktan korkup da hiç iz taşımamanın da acı bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım hep. Çünkü ben tüm yara izlerimi seviyordum, kendimi bu yüzden sakınmasız atıyordum hayatın içine. Paylaşabilmenin hazzının, kabuğundaki yalnızlığın sıkıntısına yeğ olduğunu gördün sen de zaman içinde. Kahkahaları, acıları, sırları, öfkeleri paylaştık. Sıkıntıyı, zorluğu, neşeyi. Sevgiyi.

Ben gidecektim, öyleydi planımız. Hep bunun üzerineydi konuşmalarımız. İlla ki ayrıydı yollarımız, belki sen de kalmayacaktın benden sonra. İnsanlar aşağıda plan yaparken kıs kıs gülen Tanrı , yaptı gene yapacağını. Giden sen oldun. Ben, her zamanki gibi kalan…

Zaten gidecektik ayrı yönlere demek ilaç olmuyor. İçinde bir yer hep, biraz daha zaman diliyor.

Hoş, önce veya sonra yok, gitmeler de kalmalar da bitmiyor.

15 Temmuz 2010 Perşembe

MASAL



Bir rüzgar eğdi dalını gülün, yapraklarından birine çizik atıldı.

Ah çekti bülbül, kanadı.

Kuşlar sordular merakla, “neden” diye.
Anlatamadı, ağladı.

Uğur böcekleri koştu imdadına gülün, küçümen ayaklarında umutla, sağaltmaya. Kelebekler uçuştu bülbüle haber salmaya.

Dedi ki bülbül; “açmaya durmayaydın ırak diyarlarda, kanatlarımı yormayaydın.”
Dedi ki gül; “hapsolmayaydın kafesine, yanıma konaydın.”

Gülün gözlerinde nem.

Bülbülün kalbinde diken.
Teleklerini kırmıştı saçmalar, uçmaya güveni yoktu, kafesindeki bir küçük tas su, birkaç parça yem, yaşam kaygısıydı işte boynunu eğen.

Minik kapısından öteye bakamadı.
Yüreği gülünün yanında atamadı.

Uzadı gözünde yollar, uzadı yaşam çaresizlikle.
“Çıkıversem kapıdan, arkama bakmadan, yemeği suyu umursamadan, ömrüm yeter mi bu mesafeye?”
Gül, güldü; “sen kanadını aç hele.”

Cesaret edemedi.

Kelebeklere dert yandı kafesinden, özleminden, yaralı bağrından.
“Sen uç, yorulduğunda seni taşırız” dediler.
Beklediler.

“Geliyorum” diyemedi.

Dediler; “bir gayret gülüne koşsa. Korkmasa, rengarenk kanatlarımıza tutunsa”

Bir tek adımdı esaretle aşkın arasındaki. Bir türlü atamadı.
Koskoca gökyüzüne umutla bakamadı.

Maviydi oysa...

2 Temmuz 2010 Cuma

ERTELEMEK...


Her şeyi erteliyoruz. En kötü arızamız, en büyük hatamız, en aciz yanımız bu. Bir kocaman “sonra”dan ibaret yaşantımız.

“bitmeyen işler yüzünden,
-siz böyle olsun istemezdiniz-” diyor ya şair, bahanemiz hep aynı.

Ağır hasta dostunuzu arayıp sormak geçiyor içinizden mesela, saat de ters, belki uyumuştur, şimdi rahat konuşamazsınız, akşam eve dönünce ararsınız, hay allah, öyle yorgun geldiniz ki sızıp kaldınız, yarın aramalı, ah tersliğe bakın ki misafiriniz var gece, yok yok haftasonu kesin arayacaksınız derken bir mesaj düşer bilgisayar veya cep telefonunuzun gelen kutusuna; “öldü” diye. Eliniz böğrünüzde kalırsınız. Çöküp yere böğüre böğüre ağlarsınız..

Uzak şehrin birinde, tek kardeşiniz ağır ameliyat geçirecektir, yaşı ilerlemiş, sağlığı bozulmuştur, işleri güçleri yoluna koyun önce, hastaneden çıksın -nerde kalınacak hastanede, kaç kişi kalabilecek ayrıca, e sadece ziyaret saatinde görmektense eve çıksın bir- gidersiniz. Taburcu oldu, doktorlar ümitli, sesi de çok iyi geliyor, dur hele, olmazsa biraz daha iyileşsin yaraları, ağrılarla pansumanlarla bölünmesin özlem gidermeniz, haftaya gidersiniz. Hatta diğer hafta sonu gitmeli belki, birkaç iş kaldıydı bitirilecek. Telefonda konuşursunuz, “biz de yaptık planı cumaya filan ordayız” dersiniz. Sabaha karşı yırtar telefon geceyi, “öldü” diye... Kalan ömrünüzce yanarsınız.

Bir “alo” uzaktadır hal hatır sormanızla mutlu olacak kişi. Numarayı çevirirsiniz, cevap vermez, duymaz belki, hali yoktur belki o anda, telefonu değişmiş rehberi aktaramamıştır, tanımaz numaranızı geri aramaz. Yarım saat bekleyip tekrar deneseniz aslında ulaşacaksınızdır -toplantılardan çıkmanız gerekse, işiniz yarım kalsa bile- ya da ulaşana dek vazgeçmeseniz olacaktır ama o hastalıklı “sonra” ele geçirir tembel ruhunuzu. Söyleyecekleriniz hazırdır oysa, nasıl güldüreceğinizi, sevindireceğinizi bilirsiniz, kahkahasını duyar gibi olursunuz kulağınızda ama o lanet toplantıyı bölmezsiniz işte, ne olacak canım, bir gün sonra o espriler bayatlayacak değil ya, yarın güleceksinizdir nasılsa... Bir gün sonranız uçup gider “öldü” haberiyle, yumruk yemiş gibi dağılırsınız.

Zaman geri sarılmıyor, böyle anlarda içinizi parçalarcasına bir istek duyuyorsunuz bir gün öncesine dönebilmek için. Her ne kadar “yaşamda değiştirilemeyen, çare bulunamayan, kaçılamayan tek gerçek ölüm” diye binlerce klişe biliyor, yerli yersiz tekrarlıyor olsanız da söylediğinizi ya idrak etmiyorsunuz ya da anlamak işinize gelmiyor, içgüdü bu, yaşama içgüdüsü. “yokmuş” gibi davranmazsanız panik sizi boğar atar. Nefesi korumak lazım... “Keşke” lerin en çaresiz olanıyla ancak böyle başa çıkabiliyorsunuz.

Hep aynı terane “keşke” nin sonrası. Karar vermeler, anı yaşamak istemekler, aklına geldiği anda aklına estiği gibi davranmaya söz vermeler. Sonra... “Sonra” işte, kocaman, sırıtkan, yapışkan, yüzsüz yoldaşınız.

Yani...Hep aynı terane..

24 Haziran 2010 Perşembe

ALIŞMAK...



En başından beri her saniyesini seninle meşgul edecek bir düzenek kurmuştu zihnim, mühendislik harikası bir şeydi doğrusu, hayat, konular, sohbetler akıp giderken arka planda tıkır tıkır çalışan bir saat gibi sesin, yüzün, özlemin, kokun, ellerin…


Her gidişin azaptı o yüzden, şairin dediği gibi
“o şimdi ne yapıyor
Şu anda
Şimdi ..şimdi…” nakaratıydı ömrüm. Hiç azalmadı gidişlerin. Her dönüşünde “yapma” dedim, “bir daha gitme” Hep gittin.


Narin bileklerinde benim zincirlerimden yoktu, hoş, kuş kanadından bilezik olsa sıkardı seni.


Aklımı fikrimi çaldığından sürekli, aramaların azalsa söylenmelerim artardı, sinirlenirdin. Anlatmaya çalıştım sana, söylenmediğim zamanlara ulaşmaktan ürküyordum çünkü değişmiş olacaktım. Kızdın, yanlış anladın, meramımı bir türlü anlatamadım.


Yıllardır hiçbir şey değişmedi. Sen gittin, ben özlemim ve senle kaplı zihnimle bekledim dönüşünü. Hep söylendim sesini duyurma araların açıldığında, sen ise ısrarla değişmedin.

Evine döndün her gidişinde, en azından. Sonra… Evini de götürdün, özgürlüğe uçuyorum diye. Oysa seni tutsak eden ben değildim. Dört yanını surlarla çevirmeye çalışanlara inat kanat açtığını söyledin, hür gökyüzünün tadını çıkardın. Ben yine arkada, zincirimle bakakaldım.


Bir sabah uyandım, yatakta oturdum bir süre, garip bir şey vardı çözemediğim. Kalktım, yüzümü yıkadım, gözüm saate takıldı. Beynimdeki muhteşem mekanizmanın, yıllardır uyandığım saniyede sesini duyduğum tıkırtısının duyulmadığını fark ettim ürpertiyle. Çalışmaya başladı sonra, rahatladım. Tutukluk mu yapmıştı? Kötü hisleri kovdum kafamdan.


İşime geldim. Gün ortasında yine huzursuzluk kapladı içimi, elinde bir şey varmış da nereye koyduğunu bilemiyormuşsun, hatta ne olduğunu hatırlamıyormuşsun gibi. Yapman gereken bir şeyleri unutmuşsun gibi. Saate ilişti gözüm yine, telaşla düğümlendi boğazım, eksik olan zihnimin tıkırdamasıydı, durmuştu gene ve ancak farkediyordum.Farketmemle çalışmaya başladı, yüreğimin çalkantısı duruldu biraz.


Sevginin olgunlaşması, sakinleşip oturması buydu belki.”Normal” olan buydu. Ama söylesene ben ne zaman “normal” oldum ki. İşte bu yüzden kara kara düşüncelerim, değişmeyi hiç istemedim, içimdeki delişmen çocuktu aslında senin sevdiğin.


O çocuk olgunlukla değil yorgunlukla büyüyecekse, istemiyorum.


“Söylenmediğim zamanlara ulaşmak”tan bahsediyorum.


Gel ve gitme artık.


Sensizliğe alışmaktan korkuyorum.

21 Haziran 2010 Pazartesi

AFFETMEK ÜZERİNE..


Kişisel gelişim yazılarından birinde çarpıcı bir cümle okudum: “Affetmek, bizi kıran kişiye ne ceza verirsek verelim bunun bize yetmeyeceğinin farkındalığıdır.”

“Af” kelimesi, aslında hoş tınılar yaratmıyor kulağımda, kişiye atfedilen bir büyüklük, yücelik hali gibi. İsa'nın “ilk taşı günahı olmayan atsın” cümlesi nasıl durdurduysa Mecdelli Meryem'e kalkan elleri, ben de öyle kalakalıyorum “bağışlama” konumuna sokulunca. “Bağışlanma” durumunda kalınca da tepki duyuyorum bu yüzden. “Ben kimim ki?” den “Sen kim oluyorsun?” a dek uzanan bir sürü soru...

Ama yaşamda kırgınlıklar var, küçük tırmıklardan derin pençe izlerine. Üstelik, pençe kedi veya aslan pençesi olsun, ne kadar yakınsa yüreğine o kadar kanıyorsun. Merkezi sen olan eşmerkezli daireler çevrendekiler. En yakınındaki daireden gelecek her darbe en şiddetli ve öldürücü olan çünkü kalkanın yok o noktada, orası savunma duvarlarının ardındaki yer, kalenin içi.Surlardaki nöbetçiler dışarıyla meşgul o yüzden o bölgede savunacak kimsen yok seni.

Darbeyi aldığında önce şaşkınlıkla büyüyor gözlerin, karşındakinin gözlerinden kendi bedenine dönüyorsun sonra...Oluk oluk kan akıyor gövdenden, kalbin, ciğerlerin, bağısakların acımasız bir kılıçla deşilmişçesine ellerine dökülür gibi oluyor. Acıdan çok şaşkınlıkla izliyorsun bir süre, gördüğün korkunç manzaradan için burkuluyor, dizlerinde derman kesiliyor.

“Asla affetmem”ciler orada, öylece ellerine bakarak koyveriyorlar kendilerini işte, bükülen dizlerinin üzerine çöküyorlar, sonra yığılıp kalıyorlar. Bitiyor.

Cesur olanlar içinse cephe kuralı işliyor hemen, “ne olup bittiğini sorgulamayı kes, kanamayı durdur...Kanamayı hemen durdur...” Büyük acıyla da olsa herşeyi yerli yerine koymayı ve yaraya kompres yapmayı başarıyorlar. Hayatta kalınıp kalınmayacağı bile sonraki mevzu, o anda aslolan sadece bu:”kanamayı durdur.”

Aşk bu yüzden mayınlarla dolu bir cephe aslında. En iç daireyi bile geçip seninle “bir” olandan gelecek fiskeler bile tırnak izleri içinde bırakıyor ruhunu. Sürekli bir sağaltma halinde bulabiliyorsun kendini. Kabuklarla,izlerle donanıyorsun. Yara enfeksiyon kapmadığı sürece sorun yok, izler yaşanmışlıkların anıları olarak kalıyor, tüm derslerin özet notları. Arada bakıp cevapları hatırlayacağın sınav kılavuzları.

Bu sağaltım süreci “affetmek” mi peki? Yine o küstah sözcük.

Ekşi Sözlük'te denmiş ki; “affetmek; olup biteni olduğu gibi bırakmak, olacağı beklemek ve şu anı yaşamaktır.” “artık acıyı hissetmeme, duygusal unutma. Kızgınlığın, kırgınlığın ve nefretin hapishanesinden çıkartılmak” diye de bir tanım girilmiş. Tam anlatmaya çalıştığım şey: Dizlerinin bükülmesine izin verme, yaranı toparla çığlık çığlığa da olsa, dik, kapat ve bekle, iyileşebilir, iltihaplanabilir, yeniden kanayabilir ama elinden geleni yapmışsındır, durup bekleyip olacakları göreceksin, şimdilik yaşıyorsun. Bütün bunlarla uğraşırken durumu sorgulamak manasız geliyor insana.. “Nasıl?” kadar “neden?” diye sormak da saçma. Herkesin her duruma uyan bir açıklaması mevcuttur zira.

Yara izlerini sevebilir insan. Her biri başka bir şükür öğesi olabilir çünkü. Kabuklanıp kurumasına izin vermeli o yüzden. Deşmeden... Mikrop kaptırmadan...

17 Haziran 2010 Perşembe

"KIRK" ALGISI


Doğduk…

Upuzun bir koşunun başlangıcında, küçücük ama umutluydu avuçlarımız. Erişebildiğimiz her şeye uzandık, dokunduk alamadık kimi zaman, kimi zamansa anlamadık dokunamayacağımızı, yandık… Emekledik dizlerimiz, koştuk, düştük ellerimiz, arkadaş olduk, kavga ettik burnumuz kanadı… Uzandı gitti önümüzde hayat, okul çantaları, önlükler, bayramlar, balonlar, pamuk helvalarıyla…

Büyüdük…

Sevdik ilk kez… İkinci, üçüncü , beşinci kez belki…Yüreklerimiz kanadı. Meraklı, kocaman gözlerle bakıp, hep bizim sandığımız şeylere asla ulaşamayacağımızı anladık. Alabildiğimizle idare etmeye çalıştık, o kıpkırmızı buharlı motorlu trendeydi gözümüz belki ancak sakızdan çıkacak minicik plastik arabayla yetinmek zorunda kaldık.

Öyle güçlüydük ki, dünyayı değiştiririz sanıyorduk. Doğrularımız öylesine doğruydu ki… Siyah ve beyazdan ibaret bir oyundu yaşam, kuralları belirle, uygula, doğru oyna, kazan. Kaybedenler mutlaka cahillikten veya kötü oyunculuktan kaybediyordu, şans; yılbaşı ikramiyesi, altılı ganyandı işte, yazgı kavramı ise gülünçtü açıkçası, yaşlıların jargonuydu.
50 li yaşlarda ölenlerin arkasından “ah çok da genç gitti” diyenlere güldük kıs kıs, kazık mı kakacaklardı canım dünyaya, daha nelerdi…Uzandı gitti önümüzde hayat, şakalarla, devrim özlemleriyle, aşklar, terk edişlerle…

Büyüdük…

Anne/baba olduk ilk kez… Sevginin ve sorumluluğun bu olağanüstü boyutuna bakarak ürktük, telaşa kapıldık. Yıl hesapları yaptık, çocuğumuz yirmili yaşlara gelip kendini kurtarıncaya kadar ellili yaşlarımızı bitireceğimizi fark ettik. O “genç” gitme mefhumu, içimize lav gibi akıp idrak ettirdi kendini. Ölümle dalga geçilmeyeceğinin korkusundan içimiz buz kesti.. Her şey endişe vericiydi şakacı hayatta, çocuğumuz için her şey tehlikeli göründü gözümüze, uykularımızdan sıçrayıp uyandık, abuk subuk evhamlarla donandık. Ana babamızı anladık belki ilk kez, daha bir içten sarıldık onlara, daha az kızdık saçma sorgularına. Onlara benzemeye başladığımızı gördük. Uzandı hayat önümüzde, endişeler, planlar, sevinçler, mutluluklarla…

Olgunlaştık…

“Olgun” olmamız gereken dönemlere ulaştık. İçimizin kaynaması duruldu belki biraz ancak çoğunlukla durulmuş gibi yaptık, çocuklarımızla aşık atacak değildik ya. Hem, zaten, ne yapsak beğenmiyorlardı bizi, söylemeseler de salakça buluyorlardı sözlerimizi. Esprilerimiz bayattı onlar için, içimizdeki yaşlanmayan çocuğa inat, “orta yaşlı”ydık onlar için, üstelik acımasızca pat diye söylüyorlardı bunu yüzümüze.Daha otuzlarımızdaydık. Hayat, hala umutlarla , planlarla uzanıyordu önümüzde.

“Kırk” olduğumuz gün gelip çattı sonra.. Ufaktan fark etmeye başladık plan, program, beklenti derken ömrün aslında geçip gittiğini. Deliliğe vurduk, gençliğimizde olmadığımız kadar neşeli ve umursamaz olmaya başladık çünkü “gençliğimiz” diyebiliyorduk artık yadırgamadan, çünkü o “ölünmesi doğal olan – e kazık mı kakılacaktı canım-” ellili yıllara pek de bir şey kalmamıştı. Tüm gecikmiş neşemizin içinde sorumluluğumuzu da bütün ağırlığıyla hissediyorduk ama elimizden geldiğince bizden sonrası için çocuklarımıza bir şeyler bırakma kaygısını duyuyorduk.

Bir sabah arabamıza binip her zamanki gibi işe giderken, öyle aniden bir şimşek çaktı beynimizde. Kırk yılımız aslında ne çabuk geçmişti. Daha dün gibi hatırladığımız her şey on yıllarca öncesindeydi ama bu kırk yıl boyunca hep uzun bir süre var diye düşünmüştük sona, hayat bizimdi, gelecek bizimdi, çok yıllarımız vardı. Bir kırk sene daha olacak mı diye düşündük... Seksen yaş herkese nasip olmayan bir şanstı belki de sadece yirmi yıl filan vardı önümüzde. Hem neydi yazgımız kim bilebilirdi ki? Yazgı ve şanstan bahsettiğimizin ayırdına vardık..Yirmi yılı düşündük.. Üniversiteden bu yana... Göz açıp kapayıncaya dek geçen bu süre kadar mıydı kalan elimizde? Panik duygusu sardı içimizi ardından hüzün.. kopkoyu bir hüzün...Utanmadık ağladık..

Hayat aslında öyle sere serpe uzanmıyordu önümüzde...

Anladık...

15 Haziran 2010 Salı

STAT ROSA PRİSTİNA NOMİNE, NOMİNA NUDA TENEMUS.(Adıyla var bir zamanlar gül olan, yalnız adlar kalır elimizde.)


Hiçbir şey geriye kalmayacak bizden. Kocaman bir evrende, minicik , ihmal edilebilir bir noktayız. O noktayı evrenimiz sayarak düştüğümüz devasa yanılgıda debeleniyoruz. Nasıl da mühimiz kendi gözümüzde. Bu yüzden, “çok önemli” (!) varlığımızdan geriye bir şeyler kalsın çabamız sürüyor, sanat, bilim, mimari, edebiyat, haydi hiç birini beceremedik, çoluk çocuk torun torba… Oysa ne denli görkemli olursa olsun yaratılan şey, yeterli zaman geçince yok oluyor.

Stonehenge ayakta, Bizans surları, Ayasofya, Süleymaniye deyip saymaya başlayabilirsiniz. David, Mona Lisa hala muhteşem varlıklarını sürdürüyor diyebilirsiniz. Ne kadar daha sürecek ki?

Kozmik takvime baktığımızda bin-milyarlarca yaşındaki dünya üzerinde insanın varoluş süresi (hayal edebileceğimiz orana çevirirsek) yılda 5 gün kadar. Bu durumda, az önce bahsettiğim yüce eserler daha kaç gün yaşayacak ki? Yok olmuş binlerce örneği var tarih boyunca. Yani?

Yanisi şu; Hiçbir şey kalmayacak bizden. Kozmik oranlarda düşününce, hiçiz ve yok olacağız tümüyle. Çok sinir bozucu. Daha makul ölçeklerde kalmak lazım sanırım, kendimizi tamamen koyvermemek için.

Yoksa aslında yanılgı içinde değiliz, çok farkındayız ihmal edilebilir/önemsiz (insignificant) olduğumuzun da, bilinç altımızın Tanrı'yla yarışma dürtüsü mü “yaratma” kaygısı? Yazarak, çizerek, yoğurarak? Ya da doğurarak? Yazdığımız, çizdiğimiz, yoğurduğumuz, doğurduğumuz bizim eserimiz mi peki?

Kalmayacak hiçbir şey oysa. Boş adlar olmaya mahkumuz.

Kapsadığımız o minik yer ve kısa zamanı doldurmalı o vakit. Bir şeyleri geleceğe hediye etme kaygısıyla değil, zamanı “şimdi”ye hediye etme tutkusuyla. Yok olacak olmanın bilinciyle var olmanın tadını çıkararak. Kendimize koyduğumuz sınırları kaldırıp duvarları yıkarak.. Sev, gül, yaşa işte.. Dalga geç kendinle, dünyayla.

Çünkü çok komik hallerimiz.. Haince sırıtarak izliyor evren, biz aptal varlığımızla plan program yaparken. Lermontov'un dediği gibi; “ve etrafa dikkatli bakınca hayat; adeta bir şaka, boş ve aptalca...”

Komik hallerimiz... Ciddiye alışımız kendimizi... Debelenişimiz.. Kavgalarımız, gürültülerimiz, kaygılarımız, üzüntülerimiz.

Bir tek şey kalmayacak oysa...Hiç...

11 Haziran 2010 Cuma

çocuklarımız bizim değil...


Ellerinin ayalarındaki minicik, kusursuz çizgileri gördüğümde, narkozun da etkisiyle belki “Tanrı var” diye mırıldanmışım. Bir ömür kaygının başladığı tam o an.
Zamanla kaygı da olgunlaşıyor herhalde. İlk bir kaç yıldaki paranoyakça korku –tüm kötü şeyler başımıza gelecek, hastalıklar hep bizi bulacak, birileri gelip seni kaçıracak, her evin balkonundan düşeceksin,bütün araçlar üzerinden geçecek, yuttuğun her lokma boğazına takılacak, her parkta, alışveriş merkezinde kaybolacaksın ve seni hiç bulamayacağım, giydiğin kıyafetlerin sağlı solu, ipi kolu seni boğacak- allahtan akıl hastanelik olmadan terketti beynimi.
Hangi kreşe gidecek, özel okula mı göndermeli devlet okuluna mı, okuma yazmayı nasıl sökecek dertleri başladı sonra. Kavgacı dediler, inatçı dediler, psikologlar, okul rehberlik servisleri en yakınlarımız oldu. Zekan farklıydı, bakışların farklıydı, küçük bir adamdın sen, ikimiz biliyorduk ama herkesin anlamasını beklemek de imkansızdı be oğlum. Ben bile yetişemedim kimi zaman bakış açına.
“Hiperaktif, dikkati dağınık” dediler, ilaçlar önermeye bayılıyorlardı. Anneannen bile ikide bir gazetelerin püf noktası köşelerinden yazılar kesti astı buzdolabının göreceğimiz yerlerine “dikkat eksikliği çeken çocukların beslenme önerileri” vesaire vesaire. Ben farklı olduğunu düşündüğüm, ilaçları kabul etmediğim için ilgisizlikle suçladılar , hoş, zaman zaman öyle delirttin ki beni herkesi haklı bulacak hale geldiğimi sandım. Yanlış anlama, ilaçların işe yaramadığı saplantısında değilim sadece seninle ilgili içimde çok kuvvetli bir his uzak durmamızı söylüyor onlardan. Hala…
Tembelsin ama kabul et.. Üşenmek ekseninde dönüyor dünyan. Kafanı kullanmaya bile üşeniyorsun. İtiraf edeyim, çevrenin doldurmasına açığım bu konuda, “bu zekayla bu notlar olur mu, cık…cık…” “biraz çalışsa derece bekliyoruz” “ah bir umursasa sınavı bilmem nerelerden burs kazanır böyle şey görmedik” eh, anan da insan sonuçta, kaptırıyor kendini hayallere bazen, dünyaca ünlü bilim adamı olmuşsun veya öyle projeler yaratmışsın ki ismin kazılmış tarihe…Kendim beceremedim ya adımı yazarak duyurmayı, senin biyografilerinde bari bir satırda geçeyim.. Züğürt tesellisi…Hep dürüstüm sana karşı, o halde bunu da aynı şekilde söylemeliyim, kendim için istiyorum vallahi, bu yaştan sonra kitaplara başka şekilde konu olamam.
Halil Cibran’ın dediği gibi, bana ait değilsin oysa. Kendi kanatlarınla uçmanı sağlamakla, o zamana kadar koruyup kollamakla, sevmekle görevlendirilmişim. İçine ruhunu, kafana düşünceni koyan ben değilim, yapabileceğim sadece sana ait o ruhu ve düşünceyi farketmeni sağlamaya çalışmak.
Sana gıpta ediyorum. Kırk yaşıma gelip beceremediğim bazı şeyleri sende görünce hoşuma gidiyor, içimden aferin derken durum gereği sana kızmak zorunda kalabiliyorum. “Evimde yalnız kalmak istiyorum” deyip posta koyabiliyorsun mesela anneannenlere. “En sevdiğin yemeği yaptım ama” lar, “çok özledim” ler, “biliyorum sen çok sevmiyorsun bizi”lere pabuç bırakmayıp “hayır” diyorsun pat diye. İnsanları kırıp döken biri olmanı istemiyorum ancak kimseyi kırmamak adına sürekli kırılıp dökülen biri de olma benim gibi.. İnceliklere önem ver hayatında ama kendine verdiğin değer hep daha önde olsun.
“Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görürVe o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.” (Halil Cibran)
Joan Baez’in Honest Lullaby (dürüst ninni) diye bir şarkısını söylerdim sana bebekken, hatırlıyor musun? Şarkının bir yerinde der ki; “uçtuğun anda seni yakalamak için yakınlarında olacağım.” Sonra düşünür ve şöyle devam eder; “ya da…anneliğe değersem eğer, sen giderken ardından el sallamak düşer bana.”
Nedir ki zaten bu çocuklarımızı bağlama, bağımlı yapma takıntısı. Her adımını haber vererek, onay alarak yaşamak zorunda bırakılmak nasıl bir şeydir? Fiziksel şiddetin daha kötüsü duygusal baskı olmalı, “onay vermediğim şeyi yaparsan, bana hayır dersen çok üzülürüm, kırılırım, küserim” teranesi. Olur da bir gün , yaşlılıktan filan bu satırları unutup sana böyle davranırsam gözüme bu kağıdı sokabilirsin şimdiden izin verdim gitti.
Mesleğini, seveceğin insanı, yaşayacağın yeri seçerken elbette ki bir sürü fikir beyan edeceğim oğlum. Sonuçta bana kızdığın zamanlarda söylediğin gibi annelerin en mühim görevlerinden biri çocuklarını sinir etmek çok konuşarak. Ben de görevimi layıkıyla yerine getireceğim, emin olabilirsin, dedim ya, sana karşı her zaman dürüst olmaya çalışıyorum. Zarar görmemen, mutlu olman için kendimce yorumlar yapacağım ama inan bana ne yaşayacaksan hayatta, yaşayacaksın, ben kendimi paralasam da bu böyle. O yüzden çok da ciddiye alıp sinirlerini bozma, “tabii tabii” de geç, sarıl şöyle bir, aceleden bir öpücük kondur yanağıma, gülerek saçma sapan bir konu aç sohbette, ben mesajı alırım. Çok abartırsam, “saçmalama anne yahu” deme hakkına da sahipsin ama bunu sana büyüyünce söyleyeceğim, şu anda annenin en doğrusunu bilip uyguladığını düşünmen gerek, hoş, sen şimdiden gülüp geçiyorsun ya bazı zırvalarıma.. Aslında çok sinir oluyorum sana, şak! diye cevabı yapıştırıp bozuyorsun insanı, hayır, işin kötüsü içimden hak da veriyorum sana, kızamıyorum. Al işte, sonra dedenden ben laf yiyorum “tepene çıkardın veledi” diye.
Kimi sevdiğini, neden sevdiğini, nasıl sevdiğini yargılamaya kalkarsam ve eğer o insanın doğru insan olduğunu tam kalbinde gerçekten hissediyorsan, tartış benimle kıyasıya, ikna olmayacak kadar bunaksam da yüreğini seç, dön arkanı git, şimdi aklım başımda olarak bu konuda sana tam yetki veriyorum, için de rahat olsun üstelik. Tüm bunamalar içinde en çok bu korkutuyor beni, önyargılı, sevgi ve empatisini kaybetmiş, “ekşimtrak acılıkta” bir kocakarı olmaktan ödüm kopuyor. Tatlı kaçık bir nine olayım, sen gene “anne çok şapşalsın” de bana kahkaha atarak, şimdiki gibi…
Yarın saçma sapan bir sınava gireceksin, bütün sene kafanı ütüledim bu sınavla ilgili, istemediğin halde dersanelere gönderdim seni, deneme sınavlarına soktum, sonuçlarına homurdandım. Bu yazıyı sen büyüyene dek okutmak niyetinde değilim sana o yüzden rahat rahat itiraf edebilirim , bence de bu okul sistemi , sınav sistemi aptalca ve beş para etmez. Bu yüzden seninle birlikte başka kıtalarda yaşayabilmek için debeleniyorum. Ama sana çaktırmamam lazımdı çünkü iyice sererdin, hem daha gitmemiz kesinleşmedi. Olur da gidemezsek, bu sisteme uyum sağlaman gerek tamamen olmasa da. Çünkü biliyorum, sen de hep “neredeyim ben?” duygusuyla boğuşacaksın “nasıl bir saçmalık bu?” sorusu düşmeyecek dudaklarından. Çemberin dışında kalacak kafan benim gibi, içine sokmanı da ben istemem zaten. Bu yüzden çemberden çıkarmaya çalışıyorum ikimizi de.
Okçu'nun beni yani yayını çok sevdiğini biliyorum zira payıma düşen ok muhteşem. Çok da uzaklara uçacak, farkındayım.
Yarınki sınavdan dolayı ilk kez heyecanlı görüyorum seni, ağzım “biraz heyecan iyidir, performansını yükseltir” derken gönlüm “boşver be çocuğum, atom mühendisi olma da zeki bir çoban ol istersen ama mutlu ol, yaptığın işi gülerek, severek yap, klasik anlamda iyi bir anne olamadım sana dolmalar yapıp yanında ders çalışan, veli toplantılarında koşuşan, fakat bir gün 'kaçıktı filan ama süperdi annem' diyebilmeni istiyorum.” diye konuşuyor. Henüz bunu sana söylemeyeceğim.Yarın, diğer annelerle beraber bahçede bekleyeceğim çıkmanı, kaç soru yaptın kaçı doğru oldu diye ekşiyeceğim başına..Annelik, vazgeçilmezliğin bilincinin verdiği şımarıkça bir sinir etme hakkı olduğunu varsayma halidir çünkü. Boşver... Hep konuşacağız bunları ilerde. “Eh be benim çatlak annem” diyeceksin o vakit, gülerek.
Az zamanımız kaldı kanatlarını açmana... O zamana kadar doya doya söyleneyim bari. Hem, iki test fazla çözsen ne vardı canım,akşamlara kadar bilgisayar bir yandan çizgi filmler bir yandan tembellik edeceğine... ;-)

10 Haziran 2010 Perşembe

"bugünlerde herkes gitmek istiyor..." CY


Can Baba,
Bu satırları yazdığın günden beri çok da bir şey değişmedi. Hala herkes gitmek istiyor. Başta ben... Her şeyi, herkesi bırakıp gitmek...Yoo, herkesi değil. yanıma almak istediğim bir kişi var; sevdiğim...Yanımda götürsem ne kadar benle kalacağını bilemesem de... Aslında en güzeli, diyorsun ya sen de, kendini bırakıp gitmek. Olmuyor...Argo tabirle; yemiyor... Bahane çok işte, hani iş, güç, sorumluluk, aile..Oysa güvende olmak duygusunun ne kadar uzağındayım bir bilsen. Monotonluğun boğucu pençeleri boynumda ama gidemiyorum işte. Sıkıştım kaldım. Borcu,harcı bilmemnesi...Sırtımda bir sürü yumurta küfesi.
Kaymak tabakası olmak da yetmiyor be Can Baba, biz dibindeyiz tencerenin, tamam, ama kaymağın hallerini de görüyoruz. Bütçe var, zaman var, keyif yok. (Küfrettiğini duyar gibiyim, haklısın, hakettim, bizde bunların hiç biri yok, ne bok yemeye ahkam kesiyorsak?)
Diyorsun ki; "sırf yeme,içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı". Yoldan çıkarıyorsun beni. Çünkü kemiklerime dayandı prangalarım, bileklerim parçalandı, elde avuçta tuz ve terden başka hiç bir şey yok.
Ne düşünüyorum bir süredir, duymak ister misin? Kaloriferli apartman dairemde, ödediğim kiranın ne için olduğunu...Sabah 7 de çıkıp akşam 8 de dönüyorsun, en geç 10 da sızıyorsun zaten koltuğun üzerinde, maaşından koca bir bloğu yatırıyorsun kirasına, aidatına, kalorifer yakıtına..Ne için biliyor musun? Gece uykunda çişin gelip tuvalete gidersen kıçın donmasın diye...O kadar... Ne kıymetli kıçımız varmış değil mi Baba?
Geçen yaz senin evin bahçesinde gözlerimi kapattım,öylece durdum. İki üç parça kıyafetim olsa, bir kaç parça kırık dökük mutfak eşyam. Elektrik su olacak, tamam, rakıyı nasıl içeceğiz yoksa? Tahta parçalarından yaptığım bir masa, bir sedir, hani şu sıralarda çok pahalı mağazalarda "konsept" diye satılanlardan -garip değil mi köy konseptindeki masayı almak için binlerce lira döken "kaymak tabakasını" köydeki gerçek masada oturtamazsın muhtemelen-. Kışın sarhoş sızıp donmamak için soba,kuzinelisinden. Kavunumu, peynirimi saklayacağım, balığımı koyacağım buzdolabım, derin dondurucu bilmemneli olmasın varsın. Gıcırdayan bir yatağım olsun sevdiğimle ısınacağımız, eski çerçevelerden sızan rüzgara inat gece boyu gıcırdatacağımız. Denizim olsun ama illa ki görebileceğim bir mesafede. Ağacım olsun gölgesinde demleneceğim. Domatesim, biberim, taze soğanım, börülcem olsun bahçemde. Dibi kararmış çaydanlığım kaynarken yarime tazecik nane, fesleğen dereyim kahvaltısı için..Kahvemizi içtikten sonra püfür püfür yazayım çizeyim, kitabımı okuyup miskinleşeyim. Ölesi gelmez be insanın.. Ölse de gam yemez...
Of ki off Can Baba...
Gittiğim olmadıydı hiç benim de.. Gitmeye bu kadar da yaklaşmamıştım hani. Bahardan filan değil, gönlüm ayaz kışta, ayağım yokuşta.
Gelir mi ki sevdiğim? Gelirse kalır mı yanımda?
Yüreği ağzında bir nokta durduğum yer, kaygı verici dilimdeki cümleler:
Gözünü karartıp gitmek gerek.
"Kalmazsa da kendi bilir" diyerek...