29 Eylül 2010 Çarşamba

YASAK



Cesaret, beni sevmende değil, terk etmendeydi.

Sıradanlıklarımın kuytularında sakladığım “ben”i fark etmendeydi.


Denizlere atladım, kulaçlarımdın. Sevdalı derinlere daldık inci taneleri peşinde. Midye kesiği avuçlarımdın.


Döne döne kapıldık tutkunun girdabına, dudaklarının değil gözlerinin ıslaklığında boğuldum. Bir o yana bir bu yana derme çatma sandalım, dümensiz, küreksiz kaldım. Ellerine tutundum.


Saçlarıma dokundun. Kalbim, yüzüme ağdı, parmak uçlarındaydı.


Dilim, terinde “ah” çekti, dizlerim titredi, dişlerim isminle kilitlenirken. Adımı fısıldadın, sağır oldu içim.


Ağır oldu içim. Sen hücrelerime yerleşirken…


Korkum, yabancılığında değil, benim olmandaydı.

“Git “ diyen gözlerime inat, yanımda kalmandaydı.


Yüreğime dokundun. Yağmur, elime yağdı, saçlarındaydı.


Tenin, tenime karıştı, uçurumlara yuvarladı bizi. Bakışlarımı alamadım, kör etti ateşin. Kirpiklerimi yaktın.


Sende kaybolurken, bana uzaktım.


Sevdalı bir tuzaktın.

Gönlümle içine attım kendimi.


Oysa yasaktın…

5 Ağustos 2010 Perşembe

UMUT


Erdim ben…Yok yok, metafizik güçlere ulaşmayı, fenafillaha kavuşmayı kastetmiyorum, daha çok meyvenin olgunlaşması gibi bir durum, hatta olgunlaşmayı şöyle bir kenara atalım, dalında rengi dönmüş, yumuşamış, hırsız kargaların bile dönüp bakmayacağı, pörtlemiş kabuğundan cıvıklaşmış içi dalına sızmış, karıncalara güzergah olmuş, çekirdeği kurtlanmış meyveler gibiyim. Koptum kopacağım kurumaya durmuş dalımdan , gözüm hasretle toprağa dikili, yere düştüğüm anda zaten yarılıp saçılacağım, acırsa bir o zaman acır canım sonra huzur...Varsın acısın, bitsin diyorum, fakat kopmuyor bir türlü şu zavallı, kurumuş sapım, bırakmıyor…Komposto veya reçeli bırak marmelat bile olamam ki. Yere düşüp saçıldığımda kalan kısmımı beğenip yiyen bir inek bulunur belki.


Öldüm ben…Öyle dualar, tespihler eşliğinde, tertemiz kefen içinde, yerin yarım metre altındaki huzurlu mekanda börtü böceklerle sarmaş dolaş değil, daha çok ruhun bedenden kopup gitmesi, büyük bir boşlukta öylece asılıp kalmak gibi… Azrail’in bile dikkatini çekmeyecek, çekse de omuz silkip geçeceği manasız bir organizma. Yarım yaşanmışlıkların, yaşanamamışlıkların donattığı kömür karası bulut çevremdeki, şimşekler yırtsa da gecemi aydınlatamıyor, o meşhur beyaz ışığı nasıl göreceksin de ona doğru yürüyeceksin? Bu kadar “hiç” olunca hayalet bile olamam ki. Öylece salınır dururken görüp de halime acıyıp menzilime ulaştıran bir melek bulunur belki.


Bildim ben… Yok, okumayla, gezmeyle, öğrenmeyle değil, gözünün önünde duran şeyi birdenbire idrak etmek gibi. Aylak aylak, ağzın ayrık gezerken kafanı duvara gömmek sanki. İşgal ettiğimiz noktacığı bu kadar önemsemenin gülünçlüğünü, geçmişin manasız, geleceğin tanımsız, şimdinin ise değersiz olduğunu anladım. Ayak bağlarımı kendim düğümlemişim, her adımımda şapşalca sendelemişim. Allah aşkına, neyi tam becermişim? Şimdi , baştan ayağa hataya kesmiş varlığımı gömecek bir kürek bulunur belki…


Bir narin umut kırıntısı yine de…


Çekirdeğin kurtlanmayan yarısından filiz verecek…. Bir şimşek çakımındaki aralıktan ışığı görecek…Üstünü başını silkeleyip, kalkıp yürüyecek…


Ermişliği, ölmüşlüğü ve bilmişliğine inat, içimde heyecanla atabilecek bir yürek bulunur belki…

4 Ağustos 2010 Çarşamba

ÖYLE İŞTE...


Öyle bir gitmeliyim ki tüm gidişlerinin tadını tek seferde duyabilesin. Boyun eğer gibi değil sen gibi, aslında tüm istediğin kalmakmış da gitmeye mecburmuşsun gibi değil, kararlı, kesin, bilerek ve isteyerek gitmeliyim.Arkama bakmadan. Dönmeye niyetim olmadan. Vazgeçmeden, ikna edilemeden. “Hoşçakal” demeden...-Hiç sevmem o sözü bilirsin, dönüşsüzlüğü çağrıştırdığı için. “Görüşürüz” demeyi yeğ tutarım her zaman.-

Öyle gitmeliyim ki, “hoşçakal” bile yeterli olmasın.

Öyle bir vazgeçmeliyim ki kalbimden, elinde kalan kırıkları bir araya getiremeyesin. Yıkmadığın duvarlara çarparak değil sen gibi, aslında tüm dileğin özgür kalmakmış da dört yanındaki surlara çarpıp kırılmışsın gibi değil, alıp elime çekici, ruhumu darma duman etmeliyim. Birleşebilir parça bırakmadan. Acıma teslim olmadan. Gözyaşlarımı silmeden, sildirmeden.

Öyle kanamalıyım ki hiç kabuk bağlamasın.

Öyle sevememeliyim ki bir daha yüreğimin yerinde taş var sanılsın. Kalkanlar arkasında durur gibi değil sen gibi, aslında aşktan taşıyormuşsun da yaralıymışsın gibi değil, buz gibi, kaskatı kesilebilmeliyim. Acımadan, en ufak istek duymadan. Yumuşatılamadan...

Öyle çöl çorak olmalıyım ki yüzyıllarca yağmurun esamesi olmasın.

Öyle bir ölmeliyim ki arkamda kalanlar şaşkınlıktan ağlayamasın. Kahrederek, kendini tüketerek değil, bir anda, anlamsızca nefesime veda etmeliyim. Kendimden başkasını düşünmeden, bıraktıklarıma kaygılanmadan gideceğim yeri planlamadan. Geri döndürülemeden.

Öyle yok olmalıyım ki ömrümce attığım hiçbir adımdan eser kalmasın

23 Temmuz 2010 Cuma

VEDA



En sinir olduğun şeydi değil mi sen gerginken, o anda uğraştığın problemin dünyanın en mühim meselesi olduğuna kanaat getirmiş ve çözümsüz olduğuna kendini inandırmışken gülümseyerek seni dinlemem, sonra birden bir filmden, bir şarkıdan veya saçma sapan gereksiz bir anekdottan bahsetmem. Kaç kere dedin “şu yüzündeki salak gülümseme ve rahatlığın beni çıldırtıyor” diye. Sen söylendikçe ben gülümsedim, öfken katlandı.

Sorunlar gözlerinde yağmurlara dönüştü hep, ben o yağmurlarda ıslanmanı istemiyordum. Gerginliğini, çözümsüzlüğünü öfkeye çevirip bana yönlendirdiğimde göz pınarlarındaki basıncı bertaraf ediyorduk ve her şekilde, eninde sonunda seni gülümsetmeyi başarıyordum. O gülücük eşliğinde ağzından çıkan “salak şey!” lafı madalya gibiydi benim için. Öyle kalacak hep.

“Her şeyi ben mi düşüneceğim senin için ya!” isyanın vardı hani, karmaşık işlerde çelik keskinliğindeki zekan, pratikliğin ışıldardı, hayran kalırdım, esprileri o müthiş algıyla paylaşmanın zevkini anlatamam sana. O yüzden bayılıyordum alık ayağına yatmaya, “sen olmasan ne halt edeceğimi bilmiyorum” demelerim laf olsun diye değildi. Beynindeki pırıltılar şimşek gibi gözünü alırdı insanın.

Duvarların vardı. Kırılmaktan korktuğun için kimseyi içine almamaya çalıştığın duvarların. Seni soğuk ve ters bulanlar olmuştur belki, sakınmadığın sözlerinin keskinliğinden ürkenler, içini göremeyenlerdi onlar. “Aman ha öyle ani ısırır ki ne olduğunu bilemezsin” diye dalga geçen arkadaşlarımız oldu. Doğruluk payı vardı aslında, kızdığında telefondan bile keserdi dilin, ses tonun. Ben yine de gülerdim daha çok kızdırma pahasına da olsa.. Camdandı kalbin, dıştaki tüm kabuk onu korumak içindi.

Sana , yaralanmaktan korkup da hiç iz taşımamanın da acı bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım hep. Çünkü ben tüm yara izlerimi seviyordum, kendimi bu yüzden sakınmasız atıyordum hayatın içine. Paylaşabilmenin hazzının, kabuğundaki yalnızlığın sıkıntısına yeğ olduğunu gördün sen de zaman içinde. Kahkahaları, acıları, sırları, öfkeleri paylaştık. Sıkıntıyı, zorluğu, neşeyi. Sevgiyi.

Ben gidecektim, öyleydi planımız. Hep bunun üzerineydi konuşmalarımız. İlla ki ayrıydı yollarımız, belki sen de kalmayacaktın benden sonra. İnsanlar aşağıda plan yaparken kıs kıs gülen Tanrı , yaptı gene yapacağını. Giden sen oldun. Ben, her zamanki gibi kalan…

Zaten gidecektik ayrı yönlere demek ilaç olmuyor. İçinde bir yer hep, biraz daha zaman diliyor.

Hoş, önce veya sonra yok, gitmeler de kalmalar da bitmiyor.

15 Temmuz 2010 Perşembe

MASAL



Bir rüzgar eğdi dalını gülün, yapraklarından birine çizik atıldı.

Ah çekti bülbül, kanadı.

Kuşlar sordular merakla, “neden” diye.
Anlatamadı, ağladı.

Uğur böcekleri koştu imdadına gülün, küçümen ayaklarında umutla, sağaltmaya. Kelebekler uçuştu bülbüle haber salmaya.

Dedi ki bülbül; “açmaya durmayaydın ırak diyarlarda, kanatlarımı yormayaydın.”
Dedi ki gül; “hapsolmayaydın kafesine, yanıma konaydın.”

Gülün gözlerinde nem.

Bülbülün kalbinde diken.
Teleklerini kırmıştı saçmalar, uçmaya güveni yoktu, kafesindeki bir küçük tas su, birkaç parça yem, yaşam kaygısıydı işte boynunu eğen.

Minik kapısından öteye bakamadı.
Yüreği gülünün yanında atamadı.

Uzadı gözünde yollar, uzadı yaşam çaresizlikle.
“Çıkıversem kapıdan, arkama bakmadan, yemeği suyu umursamadan, ömrüm yeter mi bu mesafeye?”
Gül, güldü; “sen kanadını aç hele.”

Cesaret edemedi.

Kelebeklere dert yandı kafesinden, özleminden, yaralı bağrından.
“Sen uç, yorulduğunda seni taşırız” dediler.
Beklediler.

“Geliyorum” diyemedi.

Dediler; “bir gayret gülüne koşsa. Korkmasa, rengarenk kanatlarımıza tutunsa”

Bir tek adımdı esaretle aşkın arasındaki. Bir türlü atamadı.
Koskoca gökyüzüne umutla bakamadı.

Maviydi oysa...

2 Temmuz 2010 Cuma

ERTELEMEK...


Her şeyi erteliyoruz. En kötü arızamız, en büyük hatamız, en aciz yanımız bu. Bir kocaman “sonra”dan ibaret yaşantımız.

“bitmeyen işler yüzünden,
-siz böyle olsun istemezdiniz-” diyor ya şair, bahanemiz hep aynı.

Ağır hasta dostunuzu arayıp sormak geçiyor içinizden mesela, saat de ters, belki uyumuştur, şimdi rahat konuşamazsınız, akşam eve dönünce ararsınız, hay allah, öyle yorgun geldiniz ki sızıp kaldınız, yarın aramalı, ah tersliğe bakın ki misafiriniz var gece, yok yok haftasonu kesin arayacaksınız derken bir mesaj düşer bilgisayar veya cep telefonunuzun gelen kutusuna; “öldü” diye. Eliniz böğrünüzde kalırsınız. Çöküp yere böğüre böğüre ağlarsınız..

Uzak şehrin birinde, tek kardeşiniz ağır ameliyat geçirecektir, yaşı ilerlemiş, sağlığı bozulmuştur, işleri güçleri yoluna koyun önce, hastaneden çıksın -nerde kalınacak hastanede, kaç kişi kalabilecek ayrıca, e sadece ziyaret saatinde görmektense eve çıksın bir- gidersiniz. Taburcu oldu, doktorlar ümitli, sesi de çok iyi geliyor, dur hele, olmazsa biraz daha iyileşsin yaraları, ağrılarla pansumanlarla bölünmesin özlem gidermeniz, haftaya gidersiniz. Hatta diğer hafta sonu gitmeli belki, birkaç iş kaldıydı bitirilecek. Telefonda konuşursunuz, “biz de yaptık planı cumaya filan ordayız” dersiniz. Sabaha karşı yırtar telefon geceyi, “öldü” diye... Kalan ömrünüzce yanarsınız.

Bir “alo” uzaktadır hal hatır sormanızla mutlu olacak kişi. Numarayı çevirirsiniz, cevap vermez, duymaz belki, hali yoktur belki o anda, telefonu değişmiş rehberi aktaramamıştır, tanımaz numaranızı geri aramaz. Yarım saat bekleyip tekrar deneseniz aslında ulaşacaksınızdır -toplantılardan çıkmanız gerekse, işiniz yarım kalsa bile- ya da ulaşana dek vazgeçmeseniz olacaktır ama o hastalıklı “sonra” ele geçirir tembel ruhunuzu. Söyleyecekleriniz hazırdır oysa, nasıl güldüreceğinizi, sevindireceğinizi bilirsiniz, kahkahasını duyar gibi olursunuz kulağınızda ama o lanet toplantıyı bölmezsiniz işte, ne olacak canım, bir gün sonra o espriler bayatlayacak değil ya, yarın güleceksinizdir nasılsa... Bir gün sonranız uçup gider “öldü” haberiyle, yumruk yemiş gibi dağılırsınız.

Zaman geri sarılmıyor, böyle anlarda içinizi parçalarcasına bir istek duyuyorsunuz bir gün öncesine dönebilmek için. Her ne kadar “yaşamda değiştirilemeyen, çare bulunamayan, kaçılamayan tek gerçek ölüm” diye binlerce klişe biliyor, yerli yersiz tekrarlıyor olsanız da söylediğinizi ya idrak etmiyorsunuz ya da anlamak işinize gelmiyor, içgüdü bu, yaşama içgüdüsü. “yokmuş” gibi davranmazsanız panik sizi boğar atar. Nefesi korumak lazım... “Keşke” lerin en çaresiz olanıyla ancak böyle başa çıkabiliyorsunuz.

Hep aynı terane “keşke” nin sonrası. Karar vermeler, anı yaşamak istemekler, aklına geldiği anda aklına estiği gibi davranmaya söz vermeler. Sonra... “Sonra” işte, kocaman, sırıtkan, yapışkan, yüzsüz yoldaşınız.

Yani...Hep aynı terane..

24 Haziran 2010 Perşembe

ALIŞMAK...



En başından beri her saniyesini seninle meşgul edecek bir düzenek kurmuştu zihnim, mühendislik harikası bir şeydi doğrusu, hayat, konular, sohbetler akıp giderken arka planda tıkır tıkır çalışan bir saat gibi sesin, yüzün, özlemin, kokun, ellerin…


Her gidişin azaptı o yüzden, şairin dediği gibi
“o şimdi ne yapıyor
Şu anda
Şimdi ..şimdi…” nakaratıydı ömrüm. Hiç azalmadı gidişlerin. Her dönüşünde “yapma” dedim, “bir daha gitme” Hep gittin.


Narin bileklerinde benim zincirlerimden yoktu, hoş, kuş kanadından bilezik olsa sıkardı seni.


Aklımı fikrimi çaldığından sürekli, aramaların azalsa söylenmelerim artardı, sinirlenirdin. Anlatmaya çalıştım sana, söylenmediğim zamanlara ulaşmaktan ürküyordum çünkü değişmiş olacaktım. Kızdın, yanlış anladın, meramımı bir türlü anlatamadım.


Yıllardır hiçbir şey değişmedi. Sen gittin, ben özlemim ve senle kaplı zihnimle bekledim dönüşünü. Hep söylendim sesini duyurma araların açıldığında, sen ise ısrarla değişmedin.

Evine döndün her gidişinde, en azından. Sonra… Evini de götürdün, özgürlüğe uçuyorum diye. Oysa seni tutsak eden ben değildim. Dört yanını surlarla çevirmeye çalışanlara inat kanat açtığını söyledin, hür gökyüzünün tadını çıkardın. Ben yine arkada, zincirimle bakakaldım.


Bir sabah uyandım, yatakta oturdum bir süre, garip bir şey vardı çözemediğim. Kalktım, yüzümü yıkadım, gözüm saate takıldı. Beynimdeki muhteşem mekanizmanın, yıllardır uyandığım saniyede sesini duyduğum tıkırtısının duyulmadığını fark ettim ürpertiyle. Çalışmaya başladı sonra, rahatladım. Tutukluk mu yapmıştı? Kötü hisleri kovdum kafamdan.


İşime geldim. Gün ortasında yine huzursuzluk kapladı içimi, elinde bir şey varmış da nereye koyduğunu bilemiyormuşsun, hatta ne olduğunu hatırlamıyormuşsun gibi. Yapman gereken bir şeyleri unutmuşsun gibi. Saate ilişti gözüm yine, telaşla düğümlendi boğazım, eksik olan zihnimin tıkırdamasıydı, durmuştu gene ve ancak farkediyordum.Farketmemle çalışmaya başladı, yüreğimin çalkantısı duruldu biraz.


Sevginin olgunlaşması, sakinleşip oturması buydu belki.”Normal” olan buydu. Ama söylesene ben ne zaman “normal” oldum ki. İşte bu yüzden kara kara düşüncelerim, değişmeyi hiç istemedim, içimdeki delişmen çocuktu aslında senin sevdiğin.


O çocuk olgunlukla değil yorgunlukla büyüyecekse, istemiyorum.


“Söylenmediğim zamanlara ulaşmak”tan bahsediyorum.


Gel ve gitme artık.


Sensizliğe alışmaktan korkuyorum.