
Her şeyi erteliyoruz. En kötü arızamız, en büyük hatamız, en aciz yanımız bu. Bir kocaman “sonra”dan ibaret yaşantımız.
“bitmeyen işler yüzünden,
-siz böyle olsun istemezdiniz-” diyor ya şair, bahanemiz hep aynı.
Ağır hasta dostunuzu arayıp sormak geçiyor içinizden mesela, saat de ters, belki uyumuştur, şimdi rahat konuşamazsınız, akşam eve dönünce ararsınız, hay allah, öyle yorgun geldiniz ki sızıp kaldınız, yarın aramalı, ah tersliğe bakın ki misafiriniz var gece, yok yok haftasonu kesin arayacaksınız derken bir mesaj düşer bilgisayar veya cep telefonunuzun gelen kutusuna; “öldü” diye. Eliniz böğrünüzde kalırsınız. Çöküp yere böğüre böğüre ağlarsınız..
Uzak şehrin birinde, tek kardeşiniz ağır ameliyat geçirecektir, yaşı ilerlemiş, sağlığı bozulmuştur, işleri güçleri yoluna koyun önce, hastaneden çıksın -nerde kalınacak hastanede, kaç kişi kalabilecek ayrıca, e sadece ziyaret saatinde görmektense eve çıksın bir- gidersiniz. Taburcu oldu, doktorlar ümitli, sesi de çok iyi geliyor, dur hele, olmazsa biraz daha iyileşsin yaraları, ağrılarla pansumanlarla bölünmesin özlem gidermeniz, haftaya gidersiniz. Hatta diğer hafta sonu gitmeli belki, birkaç iş kaldıydı bitirilecek. Telefonda konuşursunuz, “biz de yaptık planı cumaya filan ordayız” dersiniz. Sabaha karşı yırtar telefon geceyi, “öldü” diye... Kalan ömrünüzce yanarsınız.
Bir “alo” uzaktadır hal hatır sormanızla mutlu olacak kişi. Numarayı çevirirsiniz, cevap vermez, duymaz belki, hali yoktur belki o anda, telefonu değişmiş rehberi aktaramamıştır, tanımaz numaranızı geri aramaz. Yarım saat bekleyip tekrar deneseniz aslında ulaşacaksınızdır -toplantılardan çıkmanız gerekse, işiniz yarım kalsa bile- ya da ulaşana dek vazgeçmeseniz olacaktır ama o hastalıklı “sonra” ele geçirir tembel ruhunuzu. Söyleyecekleriniz hazırdır oysa, nasıl güldüreceğinizi, sevindireceğinizi bilirsiniz, kahkahasını duyar gibi olursunuz kulağınızda ama o lanet toplantıyı bölmezsiniz işte, ne olacak canım, bir gün sonra o espriler bayatlayacak değil ya, yarın güleceksinizdir nasılsa... Bir gün sonranız uçup gider “öldü” haberiyle, yumruk yemiş gibi dağılırsınız.
Zaman geri sarılmıyor, böyle anlarda içinizi parçalarcasına bir istek duyuyorsunuz bir gün öncesine dönebilmek için. Her ne kadar “yaşamda değiştirilemeyen, çare bulunamayan, kaçılamayan tek gerçek ölüm” diye binlerce klişe biliyor, yerli yersiz tekrarlıyor olsanız da söylediğinizi ya idrak etmiyorsunuz ya da anlamak işinize gelmiyor, içgüdü bu, yaşama içgüdüsü. “yokmuş” gibi davranmazsanız panik sizi boğar atar. Nefesi korumak lazım... “Keşke” lerin en çaresiz olanıyla ancak böyle başa çıkabiliyorsunuz.
Hep aynı terane “keşke” nin sonrası. Karar vermeler, anı yaşamak istemekler, aklına geldiği anda aklına estiği gibi davranmaya söz vermeler. Sonra... “Sonra” işte, kocaman, sırıtkan, yapışkan, yüzsüz yoldaşınız.
Yani...Hep aynı terane..