
Doğduk…
Upuzun bir koşunun başlangıcında, küçücük ama umutluydu avuçlarımız. Erişebildiğimiz her şeye uzandık, dokunduk alamadık kimi zaman, kimi zamansa anlamadık dokunamayacağımızı, yandık… Emekledik dizlerimiz, koştuk, düştük ellerimiz, arkadaş olduk, kavga ettik burnumuz kanadı… Uzandı gitti önümüzde hayat, okul çantaları, önlükler, bayramlar, balonlar, pamuk helvalarıyla…
Büyüdük…
Sevdik ilk kez… İkinci, üçüncü , beşinci kez belki…Yüreklerimiz kanadı. Meraklı, kocaman gözlerle bakıp, hep bizim sandığımız şeylere asla ulaşamayacağımızı anladık. Alabildiğimizle idare etmeye çalıştık, o kıpkırmızı buharlı motorlu trendeydi gözümüz belki ancak sakızdan çıkacak minicik plastik arabayla yetinmek zorunda kaldık.
Öyle güçlüydük ki, dünyayı değiştiririz sanıyorduk. Doğrularımız öylesine doğruydu ki… Siyah ve beyazdan ibaret bir oyundu yaşam, kuralları belirle, uygula, doğru oyna, kazan. Kaybedenler mutlaka cahillikten veya kötü oyunculuktan kaybediyordu, şans; yılbaşı ikramiyesi, altılı ganyandı işte, yazgı kavramı ise gülünçtü açıkçası, yaşlıların jargonuydu.
50 li yaşlarda ölenlerin arkasından “ah çok da genç gitti” diyenlere güldük kıs kıs, kazık mı kakacaklardı canım dünyaya, daha nelerdi…Uzandı gitti önümüzde hayat, şakalarla, devrim özlemleriyle, aşklar, terk edişlerle…
Büyüdük…
Anne/baba olduk ilk kez… Sevginin ve sorumluluğun bu olağanüstü boyutuna bakarak ürktük, telaşa kapıldık. Yıl hesapları yaptık, çocuğumuz yirmili yaşlara gelip kendini kurtarıncaya kadar ellili yaşlarımızı bitireceğimizi fark ettik. O “genç” gitme mefhumu, içimize lav gibi akıp idrak ettirdi kendini. Ölümle dalga geçilmeyeceğinin korkusundan içimiz buz kesti.. Her şey endişe vericiydi şakacı hayatta, çocuğumuz için her şey tehlikeli göründü gözümüze, uykularımızdan sıçrayıp uyandık, abuk subuk evhamlarla donandık. Ana babamızı anladık belki ilk kez, daha bir içten sarıldık onlara, daha az kızdık saçma sorgularına. Onlara benzemeye başladığımızı gördük. Uzandı hayat önümüzde, endişeler, planlar, sevinçler, mutluluklarla…
Olgunlaştık…
“Olgun” olmamız gereken dönemlere ulaştık. İçimizin kaynaması duruldu belki biraz ancak çoğunlukla durulmuş gibi yaptık, çocuklarımızla aşık atacak değildik ya. Hem, zaten, ne yapsak beğenmiyorlardı bizi, söylemeseler de salakça buluyorlardı sözlerimizi. Esprilerimiz bayattı onlar için, içimizdeki yaşlanmayan çocuğa inat, “orta yaşlı”ydık onlar için, üstelik acımasızca pat diye söylüyorlardı bunu yüzümüze.Daha otuzlarımızdaydık. Hayat, hala umutlarla , planlarla uzanıyordu önümüzde.
“Kırk” olduğumuz gün gelip çattı sonra.. Ufaktan fark etmeye başladık plan, program, beklenti derken ömrün aslında geçip gittiğini. Deliliğe vurduk, gençliğimizde olmadığımız kadar neşeli ve umursamaz olmaya başladık çünkü “gençliğimiz” diyebiliyorduk artık yadırgamadan, çünkü o “ölünmesi doğal olan – e kazık mı kakılacaktı canım-” ellili yıllara pek de bir şey kalmamıştı. Tüm gecikmiş neşemizin içinde sorumluluğumuzu da bütün ağırlığıyla hissediyorduk ama elimizden geldiğince bizden sonrası için çocuklarımıza bir şeyler bırakma kaygısını duyuyorduk.
Bir sabah arabamıza binip her zamanki gibi işe giderken, öyle aniden bir şimşek çaktı beynimizde. Kırk yılımız aslında ne çabuk geçmişti. Daha dün gibi hatırladığımız her şey on yıllarca öncesindeydi ama bu kırk yıl boyunca hep uzun bir süre var diye düşünmüştük sona, hayat bizimdi, gelecek bizimdi, çok yıllarımız vardı. Bir kırk sene daha olacak mı diye düşündük... Seksen yaş herkese nasip olmayan bir şanstı belki de sadece yirmi yıl filan vardı önümüzde. Hem neydi yazgımız kim bilebilirdi ki? Yazgı ve şanstan bahsettiğimizin ayırdına vardık..Yirmi yılı düşündük.. Üniversiteden bu yana... Göz açıp kapayıncaya dek geçen bu süre kadar mıydı kalan elimizde? Panik duygusu sardı içimizi ardından hüzün.. kopkoyu bir hüzün...Utanmadık ağladık..
Hayat aslında öyle sere serpe uzanmıyordu önümüzde...
Anladık...
Upuzun bir koşunun başlangıcında, küçücük ama umutluydu avuçlarımız. Erişebildiğimiz her şeye uzandık, dokunduk alamadık kimi zaman, kimi zamansa anlamadık dokunamayacağımızı, yandık… Emekledik dizlerimiz, koştuk, düştük ellerimiz, arkadaş olduk, kavga ettik burnumuz kanadı… Uzandı gitti önümüzde hayat, okul çantaları, önlükler, bayramlar, balonlar, pamuk helvalarıyla…
Büyüdük…
Sevdik ilk kez… İkinci, üçüncü , beşinci kez belki…Yüreklerimiz kanadı. Meraklı, kocaman gözlerle bakıp, hep bizim sandığımız şeylere asla ulaşamayacağımızı anladık. Alabildiğimizle idare etmeye çalıştık, o kıpkırmızı buharlı motorlu trendeydi gözümüz belki ancak sakızdan çıkacak minicik plastik arabayla yetinmek zorunda kaldık.
Öyle güçlüydük ki, dünyayı değiştiririz sanıyorduk. Doğrularımız öylesine doğruydu ki… Siyah ve beyazdan ibaret bir oyundu yaşam, kuralları belirle, uygula, doğru oyna, kazan. Kaybedenler mutlaka cahillikten veya kötü oyunculuktan kaybediyordu, şans; yılbaşı ikramiyesi, altılı ganyandı işte, yazgı kavramı ise gülünçtü açıkçası, yaşlıların jargonuydu.
50 li yaşlarda ölenlerin arkasından “ah çok da genç gitti” diyenlere güldük kıs kıs, kazık mı kakacaklardı canım dünyaya, daha nelerdi…Uzandı gitti önümüzde hayat, şakalarla, devrim özlemleriyle, aşklar, terk edişlerle…
Büyüdük…
Anne/baba olduk ilk kez… Sevginin ve sorumluluğun bu olağanüstü boyutuna bakarak ürktük, telaşa kapıldık. Yıl hesapları yaptık, çocuğumuz yirmili yaşlara gelip kendini kurtarıncaya kadar ellili yaşlarımızı bitireceğimizi fark ettik. O “genç” gitme mefhumu, içimize lav gibi akıp idrak ettirdi kendini. Ölümle dalga geçilmeyeceğinin korkusundan içimiz buz kesti.. Her şey endişe vericiydi şakacı hayatta, çocuğumuz için her şey tehlikeli göründü gözümüze, uykularımızdan sıçrayıp uyandık, abuk subuk evhamlarla donandık. Ana babamızı anladık belki ilk kez, daha bir içten sarıldık onlara, daha az kızdık saçma sorgularına. Onlara benzemeye başladığımızı gördük. Uzandı hayat önümüzde, endişeler, planlar, sevinçler, mutluluklarla…
Olgunlaştık…
“Olgun” olmamız gereken dönemlere ulaştık. İçimizin kaynaması duruldu belki biraz ancak çoğunlukla durulmuş gibi yaptık, çocuklarımızla aşık atacak değildik ya. Hem, zaten, ne yapsak beğenmiyorlardı bizi, söylemeseler de salakça buluyorlardı sözlerimizi. Esprilerimiz bayattı onlar için, içimizdeki yaşlanmayan çocuğa inat, “orta yaşlı”ydık onlar için, üstelik acımasızca pat diye söylüyorlardı bunu yüzümüze.Daha otuzlarımızdaydık. Hayat, hala umutlarla , planlarla uzanıyordu önümüzde.
“Kırk” olduğumuz gün gelip çattı sonra.. Ufaktan fark etmeye başladık plan, program, beklenti derken ömrün aslında geçip gittiğini. Deliliğe vurduk, gençliğimizde olmadığımız kadar neşeli ve umursamaz olmaya başladık çünkü “gençliğimiz” diyebiliyorduk artık yadırgamadan, çünkü o “ölünmesi doğal olan – e kazık mı kakılacaktı canım-” ellili yıllara pek de bir şey kalmamıştı. Tüm gecikmiş neşemizin içinde sorumluluğumuzu da bütün ağırlığıyla hissediyorduk ama elimizden geldiğince bizden sonrası için çocuklarımıza bir şeyler bırakma kaygısını duyuyorduk.
Bir sabah arabamıza binip her zamanki gibi işe giderken, öyle aniden bir şimşek çaktı beynimizde. Kırk yılımız aslında ne çabuk geçmişti. Daha dün gibi hatırladığımız her şey on yıllarca öncesindeydi ama bu kırk yıl boyunca hep uzun bir süre var diye düşünmüştük sona, hayat bizimdi, gelecek bizimdi, çok yıllarımız vardı. Bir kırk sene daha olacak mı diye düşündük... Seksen yaş herkese nasip olmayan bir şanstı belki de sadece yirmi yıl filan vardı önümüzde. Hem neydi yazgımız kim bilebilirdi ki? Yazgı ve şanstan bahsettiğimizin ayırdına vardık..Yirmi yılı düşündük.. Üniversiteden bu yana... Göz açıp kapayıncaya dek geçen bu süre kadar mıydı kalan elimizde? Panik duygusu sardı içimizi ardından hüzün.. kopkoyu bir hüzün...Utanmadık ağladık..
Hayat aslında öyle sere serpe uzanmıyordu önümüzde...
Anladık...

Canım arkadaşım hüzünlendim bu deli bu yazında delilik yapamayacak 40 yaş ağırlığı çöktü sanki.
YanıtlaSil40 yıl seni var etti.
YanıtlaSilKasaba esnafı gibi övünçle söyleyebilirsin
"Yaşadıklarım, yaşayacaklarımın garantisidir. 40 yıllık tecrübe ile hizmetinizdeyim" diye
Kendine iyi bak güzel insan