23 Temmuz 2010 Cuma

VEDA



En sinir olduğun şeydi değil mi sen gerginken, o anda uğraştığın problemin dünyanın en mühim meselesi olduğuna kanaat getirmiş ve çözümsüz olduğuna kendini inandırmışken gülümseyerek seni dinlemem, sonra birden bir filmden, bir şarkıdan veya saçma sapan gereksiz bir anekdottan bahsetmem. Kaç kere dedin “şu yüzündeki salak gülümseme ve rahatlığın beni çıldırtıyor” diye. Sen söylendikçe ben gülümsedim, öfken katlandı.

Sorunlar gözlerinde yağmurlara dönüştü hep, ben o yağmurlarda ıslanmanı istemiyordum. Gerginliğini, çözümsüzlüğünü öfkeye çevirip bana yönlendirdiğimde göz pınarlarındaki basıncı bertaraf ediyorduk ve her şekilde, eninde sonunda seni gülümsetmeyi başarıyordum. O gülücük eşliğinde ağzından çıkan “salak şey!” lafı madalya gibiydi benim için. Öyle kalacak hep.

“Her şeyi ben mi düşüneceğim senin için ya!” isyanın vardı hani, karmaşık işlerde çelik keskinliğindeki zekan, pratikliğin ışıldardı, hayran kalırdım, esprileri o müthiş algıyla paylaşmanın zevkini anlatamam sana. O yüzden bayılıyordum alık ayağına yatmaya, “sen olmasan ne halt edeceğimi bilmiyorum” demelerim laf olsun diye değildi. Beynindeki pırıltılar şimşek gibi gözünü alırdı insanın.

Duvarların vardı. Kırılmaktan korktuğun için kimseyi içine almamaya çalıştığın duvarların. Seni soğuk ve ters bulanlar olmuştur belki, sakınmadığın sözlerinin keskinliğinden ürkenler, içini göremeyenlerdi onlar. “Aman ha öyle ani ısırır ki ne olduğunu bilemezsin” diye dalga geçen arkadaşlarımız oldu. Doğruluk payı vardı aslında, kızdığında telefondan bile keserdi dilin, ses tonun. Ben yine de gülerdim daha çok kızdırma pahasına da olsa.. Camdandı kalbin, dıştaki tüm kabuk onu korumak içindi.

Sana , yaralanmaktan korkup da hiç iz taşımamanın da acı bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım hep. Çünkü ben tüm yara izlerimi seviyordum, kendimi bu yüzden sakınmasız atıyordum hayatın içine. Paylaşabilmenin hazzının, kabuğundaki yalnızlığın sıkıntısına yeğ olduğunu gördün sen de zaman içinde. Kahkahaları, acıları, sırları, öfkeleri paylaştık. Sıkıntıyı, zorluğu, neşeyi. Sevgiyi.

Ben gidecektim, öyleydi planımız. Hep bunun üzerineydi konuşmalarımız. İlla ki ayrıydı yollarımız, belki sen de kalmayacaktın benden sonra. İnsanlar aşağıda plan yaparken kıs kıs gülen Tanrı , yaptı gene yapacağını. Giden sen oldun. Ben, her zamanki gibi kalan…

Zaten gidecektik ayrı yönlere demek ilaç olmuyor. İçinde bir yer hep, biraz daha zaman diliyor.

Hoş, önce veya sonra yok, gitmeler de kalmalar da bitmiyor.

15 Temmuz 2010 Perşembe

MASAL



Bir rüzgar eğdi dalını gülün, yapraklarından birine çizik atıldı.

Ah çekti bülbül, kanadı.

Kuşlar sordular merakla, “neden” diye.
Anlatamadı, ağladı.

Uğur böcekleri koştu imdadına gülün, küçümen ayaklarında umutla, sağaltmaya. Kelebekler uçuştu bülbüle haber salmaya.

Dedi ki bülbül; “açmaya durmayaydın ırak diyarlarda, kanatlarımı yormayaydın.”
Dedi ki gül; “hapsolmayaydın kafesine, yanıma konaydın.”

Gülün gözlerinde nem.

Bülbülün kalbinde diken.
Teleklerini kırmıştı saçmalar, uçmaya güveni yoktu, kafesindeki bir küçük tas su, birkaç parça yem, yaşam kaygısıydı işte boynunu eğen.

Minik kapısından öteye bakamadı.
Yüreği gülünün yanında atamadı.

Uzadı gözünde yollar, uzadı yaşam çaresizlikle.
“Çıkıversem kapıdan, arkama bakmadan, yemeği suyu umursamadan, ömrüm yeter mi bu mesafeye?”
Gül, güldü; “sen kanadını aç hele.”

Cesaret edemedi.

Kelebeklere dert yandı kafesinden, özleminden, yaralı bağrından.
“Sen uç, yorulduğunda seni taşırız” dediler.
Beklediler.

“Geliyorum” diyemedi.

Dediler; “bir gayret gülüne koşsa. Korkmasa, rengarenk kanatlarımıza tutunsa”

Bir tek adımdı esaretle aşkın arasındaki. Bir türlü atamadı.
Koskoca gökyüzüne umutla bakamadı.

Maviydi oysa...

2 Temmuz 2010 Cuma

ERTELEMEK...


Her şeyi erteliyoruz. En kötü arızamız, en büyük hatamız, en aciz yanımız bu. Bir kocaman “sonra”dan ibaret yaşantımız.

“bitmeyen işler yüzünden,
-siz böyle olsun istemezdiniz-” diyor ya şair, bahanemiz hep aynı.

Ağır hasta dostunuzu arayıp sormak geçiyor içinizden mesela, saat de ters, belki uyumuştur, şimdi rahat konuşamazsınız, akşam eve dönünce ararsınız, hay allah, öyle yorgun geldiniz ki sızıp kaldınız, yarın aramalı, ah tersliğe bakın ki misafiriniz var gece, yok yok haftasonu kesin arayacaksınız derken bir mesaj düşer bilgisayar veya cep telefonunuzun gelen kutusuna; “öldü” diye. Eliniz böğrünüzde kalırsınız. Çöküp yere böğüre böğüre ağlarsınız..

Uzak şehrin birinde, tek kardeşiniz ağır ameliyat geçirecektir, yaşı ilerlemiş, sağlığı bozulmuştur, işleri güçleri yoluna koyun önce, hastaneden çıksın -nerde kalınacak hastanede, kaç kişi kalabilecek ayrıca, e sadece ziyaret saatinde görmektense eve çıksın bir- gidersiniz. Taburcu oldu, doktorlar ümitli, sesi de çok iyi geliyor, dur hele, olmazsa biraz daha iyileşsin yaraları, ağrılarla pansumanlarla bölünmesin özlem gidermeniz, haftaya gidersiniz. Hatta diğer hafta sonu gitmeli belki, birkaç iş kaldıydı bitirilecek. Telefonda konuşursunuz, “biz de yaptık planı cumaya filan ordayız” dersiniz. Sabaha karşı yırtar telefon geceyi, “öldü” diye... Kalan ömrünüzce yanarsınız.

Bir “alo” uzaktadır hal hatır sormanızla mutlu olacak kişi. Numarayı çevirirsiniz, cevap vermez, duymaz belki, hali yoktur belki o anda, telefonu değişmiş rehberi aktaramamıştır, tanımaz numaranızı geri aramaz. Yarım saat bekleyip tekrar deneseniz aslında ulaşacaksınızdır -toplantılardan çıkmanız gerekse, işiniz yarım kalsa bile- ya da ulaşana dek vazgeçmeseniz olacaktır ama o hastalıklı “sonra” ele geçirir tembel ruhunuzu. Söyleyecekleriniz hazırdır oysa, nasıl güldüreceğinizi, sevindireceğinizi bilirsiniz, kahkahasını duyar gibi olursunuz kulağınızda ama o lanet toplantıyı bölmezsiniz işte, ne olacak canım, bir gün sonra o espriler bayatlayacak değil ya, yarın güleceksinizdir nasılsa... Bir gün sonranız uçup gider “öldü” haberiyle, yumruk yemiş gibi dağılırsınız.

Zaman geri sarılmıyor, böyle anlarda içinizi parçalarcasına bir istek duyuyorsunuz bir gün öncesine dönebilmek için. Her ne kadar “yaşamda değiştirilemeyen, çare bulunamayan, kaçılamayan tek gerçek ölüm” diye binlerce klişe biliyor, yerli yersiz tekrarlıyor olsanız da söylediğinizi ya idrak etmiyorsunuz ya da anlamak işinize gelmiyor, içgüdü bu, yaşama içgüdüsü. “yokmuş” gibi davranmazsanız panik sizi boğar atar. Nefesi korumak lazım... “Keşke” lerin en çaresiz olanıyla ancak böyle başa çıkabiliyorsunuz.

Hep aynı terane “keşke” nin sonrası. Karar vermeler, anı yaşamak istemekler, aklına geldiği anda aklına estiği gibi davranmaya söz vermeler. Sonra... “Sonra” işte, kocaman, sırıtkan, yapışkan, yüzsüz yoldaşınız.

Yani...Hep aynı terane..