24 Haziran 2010 Perşembe

ALIŞMAK...



En başından beri her saniyesini seninle meşgul edecek bir düzenek kurmuştu zihnim, mühendislik harikası bir şeydi doğrusu, hayat, konular, sohbetler akıp giderken arka planda tıkır tıkır çalışan bir saat gibi sesin, yüzün, özlemin, kokun, ellerin…


Her gidişin azaptı o yüzden, şairin dediği gibi
“o şimdi ne yapıyor
Şu anda
Şimdi ..şimdi…” nakaratıydı ömrüm. Hiç azalmadı gidişlerin. Her dönüşünde “yapma” dedim, “bir daha gitme” Hep gittin.


Narin bileklerinde benim zincirlerimden yoktu, hoş, kuş kanadından bilezik olsa sıkardı seni.


Aklımı fikrimi çaldığından sürekli, aramaların azalsa söylenmelerim artardı, sinirlenirdin. Anlatmaya çalıştım sana, söylenmediğim zamanlara ulaşmaktan ürküyordum çünkü değişmiş olacaktım. Kızdın, yanlış anladın, meramımı bir türlü anlatamadım.


Yıllardır hiçbir şey değişmedi. Sen gittin, ben özlemim ve senle kaplı zihnimle bekledim dönüşünü. Hep söylendim sesini duyurma araların açıldığında, sen ise ısrarla değişmedin.

Evine döndün her gidişinde, en azından. Sonra… Evini de götürdün, özgürlüğe uçuyorum diye. Oysa seni tutsak eden ben değildim. Dört yanını surlarla çevirmeye çalışanlara inat kanat açtığını söyledin, hür gökyüzünün tadını çıkardın. Ben yine arkada, zincirimle bakakaldım.


Bir sabah uyandım, yatakta oturdum bir süre, garip bir şey vardı çözemediğim. Kalktım, yüzümü yıkadım, gözüm saate takıldı. Beynimdeki muhteşem mekanizmanın, yıllardır uyandığım saniyede sesini duyduğum tıkırtısının duyulmadığını fark ettim ürpertiyle. Çalışmaya başladı sonra, rahatladım. Tutukluk mu yapmıştı? Kötü hisleri kovdum kafamdan.


İşime geldim. Gün ortasında yine huzursuzluk kapladı içimi, elinde bir şey varmış da nereye koyduğunu bilemiyormuşsun, hatta ne olduğunu hatırlamıyormuşsun gibi. Yapman gereken bir şeyleri unutmuşsun gibi. Saate ilişti gözüm yine, telaşla düğümlendi boğazım, eksik olan zihnimin tıkırdamasıydı, durmuştu gene ve ancak farkediyordum.Farketmemle çalışmaya başladı, yüreğimin çalkantısı duruldu biraz.


Sevginin olgunlaşması, sakinleşip oturması buydu belki.”Normal” olan buydu. Ama söylesene ben ne zaman “normal” oldum ki. İşte bu yüzden kara kara düşüncelerim, değişmeyi hiç istemedim, içimdeki delişmen çocuktu aslında senin sevdiğin.


O çocuk olgunlukla değil yorgunlukla büyüyecekse, istemiyorum.


“Söylenmediğim zamanlara ulaşmak”tan bahsediyorum.


Gel ve gitme artık.


Sensizliğe alışmaktan korkuyorum.

21 Haziran 2010 Pazartesi

AFFETMEK ÜZERİNE..


Kişisel gelişim yazılarından birinde çarpıcı bir cümle okudum: “Affetmek, bizi kıran kişiye ne ceza verirsek verelim bunun bize yetmeyeceğinin farkındalığıdır.”

“Af” kelimesi, aslında hoş tınılar yaratmıyor kulağımda, kişiye atfedilen bir büyüklük, yücelik hali gibi. İsa'nın “ilk taşı günahı olmayan atsın” cümlesi nasıl durdurduysa Mecdelli Meryem'e kalkan elleri, ben de öyle kalakalıyorum “bağışlama” konumuna sokulunca. “Bağışlanma” durumunda kalınca da tepki duyuyorum bu yüzden. “Ben kimim ki?” den “Sen kim oluyorsun?” a dek uzanan bir sürü soru...

Ama yaşamda kırgınlıklar var, küçük tırmıklardan derin pençe izlerine. Üstelik, pençe kedi veya aslan pençesi olsun, ne kadar yakınsa yüreğine o kadar kanıyorsun. Merkezi sen olan eşmerkezli daireler çevrendekiler. En yakınındaki daireden gelecek her darbe en şiddetli ve öldürücü olan çünkü kalkanın yok o noktada, orası savunma duvarlarının ardındaki yer, kalenin içi.Surlardaki nöbetçiler dışarıyla meşgul o yüzden o bölgede savunacak kimsen yok seni.

Darbeyi aldığında önce şaşkınlıkla büyüyor gözlerin, karşındakinin gözlerinden kendi bedenine dönüyorsun sonra...Oluk oluk kan akıyor gövdenden, kalbin, ciğerlerin, bağısakların acımasız bir kılıçla deşilmişçesine ellerine dökülür gibi oluyor. Acıdan çok şaşkınlıkla izliyorsun bir süre, gördüğün korkunç manzaradan için burkuluyor, dizlerinde derman kesiliyor.

“Asla affetmem”ciler orada, öylece ellerine bakarak koyveriyorlar kendilerini işte, bükülen dizlerinin üzerine çöküyorlar, sonra yığılıp kalıyorlar. Bitiyor.

Cesur olanlar içinse cephe kuralı işliyor hemen, “ne olup bittiğini sorgulamayı kes, kanamayı durdur...Kanamayı hemen durdur...” Büyük acıyla da olsa herşeyi yerli yerine koymayı ve yaraya kompres yapmayı başarıyorlar. Hayatta kalınıp kalınmayacağı bile sonraki mevzu, o anda aslolan sadece bu:”kanamayı durdur.”

Aşk bu yüzden mayınlarla dolu bir cephe aslında. En iç daireyi bile geçip seninle “bir” olandan gelecek fiskeler bile tırnak izleri içinde bırakıyor ruhunu. Sürekli bir sağaltma halinde bulabiliyorsun kendini. Kabuklarla,izlerle donanıyorsun. Yara enfeksiyon kapmadığı sürece sorun yok, izler yaşanmışlıkların anıları olarak kalıyor, tüm derslerin özet notları. Arada bakıp cevapları hatırlayacağın sınav kılavuzları.

Bu sağaltım süreci “affetmek” mi peki? Yine o küstah sözcük.

Ekşi Sözlük'te denmiş ki; “affetmek; olup biteni olduğu gibi bırakmak, olacağı beklemek ve şu anı yaşamaktır.” “artık acıyı hissetmeme, duygusal unutma. Kızgınlığın, kırgınlığın ve nefretin hapishanesinden çıkartılmak” diye de bir tanım girilmiş. Tam anlatmaya çalıştığım şey: Dizlerinin bükülmesine izin verme, yaranı toparla çığlık çığlığa da olsa, dik, kapat ve bekle, iyileşebilir, iltihaplanabilir, yeniden kanayabilir ama elinden geleni yapmışsındır, durup bekleyip olacakları göreceksin, şimdilik yaşıyorsun. Bütün bunlarla uğraşırken durumu sorgulamak manasız geliyor insana.. “Nasıl?” kadar “neden?” diye sormak da saçma. Herkesin her duruma uyan bir açıklaması mevcuttur zira.

Yara izlerini sevebilir insan. Her biri başka bir şükür öğesi olabilir çünkü. Kabuklanıp kurumasına izin vermeli o yüzden. Deşmeden... Mikrop kaptırmadan...

17 Haziran 2010 Perşembe

"KIRK" ALGISI


Doğduk…

Upuzun bir koşunun başlangıcında, küçücük ama umutluydu avuçlarımız. Erişebildiğimiz her şeye uzandık, dokunduk alamadık kimi zaman, kimi zamansa anlamadık dokunamayacağımızı, yandık… Emekledik dizlerimiz, koştuk, düştük ellerimiz, arkadaş olduk, kavga ettik burnumuz kanadı… Uzandı gitti önümüzde hayat, okul çantaları, önlükler, bayramlar, balonlar, pamuk helvalarıyla…

Büyüdük…

Sevdik ilk kez… İkinci, üçüncü , beşinci kez belki…Yüreklerimiz kanadı. Meraklı, kocaman gözlerle bakıp, hep bizim sandığımız şeylere asla ulaşamayacağımızı anladık. Alabildiğimizle idare etmeye çalıştık, o kıpkırmızı buharlı motorlu trendeydi gözümüz belki ancak sakızdan çıkacak minicik plastik arabayla yetinmek zorunda kaldık.

Öyle güçlüydük ki, dünyayı değiştiririz sanıyorduk. Doğrularımız öylesine doğruydu ki… Siyah ve beyazdan ibaret bir oyundu yaşam, kuralları belirle, uygula, doğru oyna, kazan. Kaybedenler mutlaka cahillikten veya kötü oyunculuktan kaybediyordu, şans; yılbaşı ikramiyesi, altılı ganyandı işte, yazgı kavramı ise gülünçtü açıkçası, yaşlıların jargonuydu.
50 li yaşlarda ölenlerin arkasından “ah çok da genç gitti” diyenlere güldük kıs kıs, kazık mı kakacaklardı canım dünyaya, daha nelerdi…Uzandı gitti önümüzde hayat, şakalarla, devrim özlemleriyle, aşklar, terk edişlerle…

Büyüdük…

Anne/baba olduk ilk kez… Sevginin ve sorumluluğun bu olağanüstü boyutuna bakarak ürktük, telaşa kapıldık. Yıl hesapları yaptık, çocuğumuz yirmili yaşlara gelip kendini kurtarıncaya kadar ellili yaşlarımızı bitireceğimizi fark ettik. O “genç” gitme mefhumu, içimize lav gibi akıp idrak ettirdi kendini. Ölümle dalga geçilmeyeceğinin korkusundan içimiz buz kesti.. Her şey endişe vericiydi şakacı hayatta, çocuğumuz için her şey tehlikeli göründü gözümüze, uykularımızdan sıçrayıp uyandık, abuk subuk evhamlarla donandık. Ana babamızı anladık belki ilk kez, daha bir içten sarıldık onlara, daha az kızdık saçma sorgularına. Onlara benzemeye başladığımızı gördük. Uzandı hayat önümüzde, endişeler, planlar, sevinçler, mutluluklarla…

Olgunlaştık…

“Olgun” olmamız gereken dönemlere ulaştık. İçimizin kaynaması duruldu belki biraz ancak çoğunlukla durulmuş gibi yaptık, çocuklarımızla aşık atacak değildik ya. Hem, zaten, ne yapsak beğenmiyorlardı bizi, söylemeseler de salakça buluyorlardı sözlerimizi. Esprilerimiz bayattı onlar için, içimizdeki yaşlanmayan çocuğa inat, “orta yaşlı”ydık onlar için, üstelik acımasızca pat diye söylüyorlardı bunu yüzümüze.Daha otuzlarımızdaydık. Hayat, hala umutlarla , planlarla uzanıyordu önümüzde.

“Kırk” olduğumuz gün gelip çattı sonra.. Ufaktan fark etmeye başladık plan, program, beklenti derken ömrün aslında geçip gittiğini. Deliliğe vurduk, gençliğimizde olmadığımız kadar neşeli ve umursamaz olmaya başladık çünkü “gençliğimiz” diyebiliyorduk artık yadırgamadan, çünkü o “ölünmesi doğal olan – e kazık mı kakılacaktı canım-” ellili yıllara pek de bir şey kalmamıştı. Tüm gecikmiş neşemizin içinde sorumluluğumuzu da bütün ağırlığıyla hissediyorduk ama elimizden geldiğince bizden sonrası için çocuklarımıza bir şeyler bırakma kaygısını duyuyorduk.

Bir sabah arabamıza binip her zamanki gibi işe giderken, öyle aniden bir şimşek çaktı beynimizde. Kırk yılımız aslında ne çabuk geçmişti. Daha dün gibi hatırladığımız her şey on yıllarca öncesindeydi ama bu kırk yıl boyunca hep uzun bir süre var diye düşünmüştük sona, hayat bizimdi, gelecek bizimdi, çok yıllarımız vardı. Bir kırk sene daha olacak mı diye düşündük... Seksen yaş herkese nasip olmayan bir şanstı belki de sadece yirmi yıl filan vardı önümüzde. Hem neydi yazgımız kim bilebilirdi ki? Yazgı ve şanstan bahsettiğimizin ayırdına vardık..Yirmi yılı düşündük.. Üniversiteden bu yana... Göz açıp kapayıncaya dek geçen bu süre kadar mıydı kalan elimizde? Panik duygusu sardı içimizi ardından hüzün.. kopkoyu bir hüzün...Utanmadık ağladık..

Hayat aslında öyle sere serpe uzanmıyordu önümüzde...

Anladık...

15 Haziran 2010 Salı

STAT ROSA PRİSTİNA NOMİNE, NOMİNA NUDA TENEMUS.(Adıyla var bir zamanlar gül olan, yalnız adlar kalır elimizde.)


Hiçbir şey geriye kalmayacak bizden. Kocaman bir evrende, minicik , ihmal edilebilir bir noktayız. O noktayı evrenimiz sayarak düştüğümüz devasa yanılgıda debeleniyoruz. Nasıl da mühimiz kendi gözümüzde. Bu yüzden, “çok önemli” (!) varlığımızdan geriye bir şeyler kalsın çabamız sürüyor, sanat, bilim, mimari, edebiyat, haydi hiç birini beceremedik, çoluk çocuk torun torba… Oysa ne denli görkemli olursa olsun yaratılan şey, yeterli zaman geçince yok oluyor.

Stonehenge ayakta, Bizans surları, Ayasofya, Süleymaniye deyip saymaya başlayabilirsiniz. David, Mona Lisa hala muhteşem varlıklarını sürdürüyor diyebilirsiniz. Ne kadar daha sürecek ki?

Kozmik takvime baktığımızda bin-milyarlarca yaşındaki dünya üzerinde insanın varoluş süresi (hayal edebileceğimiz orana çevirirsek) yılda 5 gün kadar. Bu durumda, az önce bahsettiğim yüce eserler daha kaç gün yaşayacak ki? Yok olmuş binlerce örneği var tarih boyunca. Yani?

Yanisi şu; Hiçbir şey kalmayacak bizden. Kozmik oranlarda düşününce, hiçiz ve yok olacağız tümüyle. Çok sinir bozucu. Daha makul ölçeklerde kalmak lazım sanırım, kendimizi tamamen koyvermemek için.

Yoksa aslında yanılgı içinde değiliz, çok farkındayız ihmal edilebilir/önemsiz (insignificant) olduğumuzun da, bilinç altımızın Tanrı'yla yarışma dürtüsü mü “yaratma” kaygısı? Yazarak, çizerek, yoğurarak? Ya da doğurarak? Yazdığımız, çizdiğimiz, yoğurduğumuz, doğurduğumuz bizim eserimiz mi peki?

Kalmayacak hiçbir şey oysa. Boş adlar olmaya mahkumuz.

Kapsadığımız o minik yer ve kısa zamanı doldurmalı o vakit. Bir şeyleri geleceğe hediye etme kaygısıyla değil, zamanı “şimdi”ye hediye etme tutkusuyla. Yok olacak olmanın bilinciyle var olmanın tadını çıkararak. Kendimize koyduğumuz sınırları kaldırıp duvarları yıkarak.. Sev, gül, yaşa işte.. Dalga geç kendinle, dünyayla.

Çünkü çok komik hallerimiz.. Haince sırıtarak izliyor evren, biz aptal varlığımızla plan program yaparken. Lermontov'un dediği gibi; “ve etrafa dikkatli bakınca hayat; adeta bir şaka, boş ve aptalca...”

Komik hallerimiz... Ciddiye alışımız kendimizi... Debelenişimiz.. Kavgalarımız, gürültülerimiz, kaygılarımız, üzüntülerimiz.

Bir tek şey kalmayacak oysa...Hiç...

11 Haziran 2010 Cuma

çocuklarımız bizim değil...


Ellerinin ayalarındaki minicik, kusursuz çizgileri gördüğümde, narkozun da etkisiyle belki “Tanrı var” diye mırıldanmışım. Bir ömür kaygının başladığı tam o an.
Zamanla kaygı da olgunlaşıyor herhalde. İlk bir kaç yıldaki paranoyakça korku –tüm kötü şeyler başımıza gelecek, hastalıklar hep bizi bulacak, birileri gelip seni kaçıracak, her evin balkonundan düşeceksin,bütün araçlar üzerinden geçecek, yuttuğun her lokma boğazına takılacak, her parkta, alışveriş merkezinde kaybolacaksın ve seni hiç bulamayacağım, giydiğin kıyafetlerin sağlı solu, ipi kolu seni boğacak- allahtan akıl hastanelik olmadan terketti beynimi.
Hangi kreşe gidecek, özel okula mı göndermeli devlet okuluna mı, okuma yazmayı nasıl sökecek dertleri başladı sonra. Kavgacı dediler, inatçı dediler, psikologlar, okul rehberlik servisleri en yakınlarımız oldu. Zekan farklıydı, bakışların farklıydı, küçük bir adamdın sen, ikimiz biliyorduk ama herkesin anlamasını beklemek de imkansızdı be oğlum. Ben bile yetişemedim kimi zaman bakış açına.
“Hiperaktif, dikkati dağınık” dediler, ilaçlar önermeye bayılıyorlardı. Anneannen bile ikide bir gazetelerin püf noktası köşelerinden yazılar kesti astı buzdolabının göreceğimiz yerlerine “dikkat eksikliği çeken çocukların beslenme önerileri” vesaire vesaire. Ben farklı olduğunu düşündüğüm, ilaçları kabul etmediğim için ilgisizlikle suçladılar , hoş, zaman zaman öyle delirttin ki beni herkesi haklı bulacak hale geldiğimi sandım. Yanlış anlama, ilaçların işe yaramadığı saplantısında değilim sadece seninle ilgili içimde çok kuvvetli bir his uzak durmamızı söylüyor onlardan. Hala…
Tembelsin ama kabul et.. Üşenmek ekseninde dönüyor dünyan. Kafanı kullanmaya bile üşeniyorsun. İtiraf edeyim, çevrenin doldurmasına açığım bu konuda, “bu zekayla bu notlar olur mu, cık…cık…” “biraz çalışsa derece bekliyoruz” “ah bir umursasa sınavı bilmem nerelerden burs kazanır böyle şey görmedik” eh, anan da insan sonuçta, kaptırıyor kendini hayallere bazen, dünyaca ünlü bilim adamı olmuşsun veya öyle projeler yaratmışsın ki ismin kazılmış tarihe…Kendim beceremedim ya adımı yazarak duyurmayı, senin biyografilerinde bari bir satırda geçeyim.. Züğürt tesellisi…Hep dürüstüm sana karşı, o halde bunu da aynı şekilde söylemeliyim, kendim için istiyorum vallahi, bu yaştan sonra kitaplara başka şekilde konu olamam.
Halil Cibran’ın dediği gibi, bana ait değilsin oysa. Kendi kanatlarınla uçmanı sağlamakla, o zamana kadar koruyup kollamakla, sevmekle görevlendirilmişim. İçine ruhunu, kafana düşünceni koyan ben değilim, yapabileceğim sadece sana ait o ruhu ve düşünceyi farketmeni sağlamaya çalışmak.
Sana gıpta ediyorum. Kırk yaşıma gelip beceremediğim bazı şeyleri sende görünce hoşuma gidiyor, içimden aferin derken durum gereği sana kızmak zorunda kalabiliyorum. “Evimde yalnız kalmak istiyorum” deyip posta koyabiliyorsun mesela anneannenlere. “En sevdiğin yemeği yaptım ama” lar, “çok özledim” ler, “biliyorum sen çok sevmiyorsun bizi”lere pabuç bırakmayıp “hayır” diyorsun pat diye. İnsanları kırıp döken biri olmanı istemiyorum ancak kimseyi kırmamak adına sürekli kırılıp dökülen biri de olma benim gibi.. İnceliklere önem ver hayatında ama kendine verdiğin değer hep daha önde olsun.
“Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görürVe o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.” (Halil Cibran)
Joan Baez’in Honest Lullaby (dürüst ninni) diye bir şarkısını söylerdim sana bebekken, hatırlıyor musun? Şarkının bir yerinde der ki; “uçtuğun anda seni yakalamak için yakınlarında olacağım.” Sonra düşünür ve şöyle devam eder; “ya da…anneliğe değersem eğer, sen giderken ardından el sallamak düşer bana.”
Nedir ki zaten bu çocuklarımızı bağlama, bağımlı yapma takıntısı. Her adımını haber vererek, onay alarak yaşamak zorunda bırakılmak nasıl bir şeydir? Fiziksel şiddetin daha kötüsü duygusal baskı olmalı, “onay vermediğim şeyi yaparsan, bana hayır dersen çok üzülürüm, kırılırım, küserim” teranesi. Olur da bir gün , yaşlılıktan filan bu satırları unutup sana böyle davranırsam gözüme bu kağıdı sokabilirsin şimdiden izin verdim gitti.
Mesleğini, seveceğin insanı, yaşayacağın yeri seçerken elbette ki bir sürü fikir beyan edeceğim oğlum. Sonuçta bana kızdığın zamanlarda söylediğin gibi annelerin en mühim görevlerinden biri çocuklarını sinir etmek çok konuşarak. Ben de görevimi layıkıyla yerine getireceğim, emin olabilirsin, dedim ya, sana karşı her zaman dürüst olmaya çalışıyorum. Zarar görmemen, mutlu olman için kendimce yorumlar yapacağım ama inan bana ne yaşayacaksan hayatta, yaşayacaksın, ben kendimi paralasam da bu böyle. O yüzden çok da ciddiye alıp sinirlerini bozma, “tabii tabii” de geç, sarıl şöyle bir, aceleden bir öpücük kondur yanağıma, gülerek saçma sapan bir konu aç sohbette, ben mesajı alırım. Çok abartırsam, “saçmalama anne yahu” deme hakkına da sahipsin ama bunu sana büyüyünce söyleyeceğim, şu anda annenin en doğrusunu bilip uyguladığını düşünmen gerek, hoş, sen şimdiden gülüp geçiyorsun ya bazı zırvalarıma.. Aslında çok sinir oluyorum sana, şak! diye cevabı yapıştırıp bozuyorsun insanı, hayır, işin kötüsü içimden hak da veriyorum sana, kızamıyorum. Al işte, sonra dedenden ben laf yiyorum “tepene çıkardın veledi” diye.
Kimi sevdiğini, neden sevdiğini, nasıl sevdiğini yargılamaya kalkarsam ve eğer o insanın doğru insan olduğunu tam kalbinde gerçekten hissediyorsan, tartış benimle kıyasıya, ikna olmayacak kadar bunaksam da yüreğini seç, dön arkanı git, şimdi aklım başımda olarak bu konuda sana tam yetki veriyorum, için de rahat olsun üstelik. Tüm bunamalar içinde en çok bu korkutuyor beni, önyargılı, sevgi ve empatisini kaybetmiş, “ekşimtrak acılıkta” bir kocakarı olmaktan ödüm kopuyor. Tatlı kaçık bir nine olayım, sen gene “anne çok şapşalsın” de bana kahkaha atarak, şimdiki gibi…
Yarın saçma sapan bir sınava gireceksin, bütün sene kafanı ütüledim bu sınavla ilgili, istemediğin halde dersanelere gönderdim seni, deneme sınavlarına soktum, sonuçlarına homurdandım. Bu yazıyı sen büyüyene dek okutmak niyetinde değilim sana o yüzden rahat rahat itiraf edebilirim , bence de bu okul sistemi , sınav sistemi aptalca ve beş para etmez. Bu yüzden seninle birlikte başka kıtalarda yaşayabilmek için debeleniyorum. Ama sana çaktırmamam lazımdı çünkü iyice sererdin, hem daha gitmemiz kesinleşmedi. Olur da gidemezsek, bu sisteme uyum sağlaman gerek tamamen olmasa da. Çünkü biliyorum, sen de hep “neredeyim ben?” duygusuyla boğuşacaksın “nasıl bir saçmalık bu?” sorusu düşmeyecek dudaklarından. Çemberin dışında kalacak kafan benim gibi, içine sokmanı da ben istemem zaten. Bu yüzden çemberden çıkarmaya çalışıyorum ikimizi de.
Okçu'nun beni yani yayını çok sevdiğini biliyorum zira payıma düşen ok muhteşem. Çok da uzaklara uçacak, farkındayım.
Yarınki sınavdan dolayı ilk kez heyecanlı görüyorum seni, ağzım “biraz heyecan iyidir, performansını yükseltir” derken gönlüm “boşver be çocuğum, atom mühendisi olma da zeki bir çoban ol istersen ama mutlu ol, yaptığın işi gülerek, severek yap, klasik anlamda iyi bir anne olamadım sana dolmalar yapıp yanında ders çalışan, veli toplantılarında koşuşan, fakat bir gün 'kaçıktı filan ama süperdi annem' diyebilmeni istiyorum.” diye konuşuyor. Henüz bunu sana söylemeyeceğim.Yarın, diğer annelerle beraber bahçede bekleyeceğim çıkmanı, kaç soru yaptın kaçı doğru oldu diye ekşiyeceğim başına..Annelik, vazgeçilmezliğin bilincinin verdiği şımarıkça bir sinir etme hakkı olduğunu varsayma halidir çünkü. Boşver... Hep konuşacağız bunları ilerde. “Eh be benim çatlak annem” diyeceksin o vakit, gülerek.
Az zamanımız kaldı kanatlarını açmana... O zamana kadar doya doya söyleneyim bari. Hem, iki test fazla çözsen ne vardı canım,akşamlara kadar bilgisayar bir yandan çizgi filmler bir yandan tembellik edeceğine... ;-)

10 Haziran 2010 Perşembe

"bugünlerde herkes gitmek istiyor..." CY


Can Baba,
Bu satırları yazdığın günden beri çok da bir şey değişmedi. Hala herkes gitmek istiyor. Başta ben... Her şeyi, herkesi bırakıp gitmek...Yoo, herkesi değil. yanıma almak istediğim bir kişi var; sevdiğim...Yanımda götürsem ne kadar benle kalacağını bilemesem de... Aslında en güzeli, diyorsun ya sen de, kendini bırakıp gitmek. Olmuyor...Argo tabirle; yemiyor... Bahane çok işte, hani iş, güç, sorumluluk, aile..Oysa güvende olmak duygusunun ne kadar uzağındayım bir bilsen. Monotonluğun boğucu pençeleri boynumda ama gidemiyorum işte. Sıkıştım kaldım. Borcu,harcı bilmemnesi...Sırtımda bir sürü yumurta küfesi.
Kaymak tabakası olmak da yetmiyor be Can Baba, biz dibindeyiz tencerenin, tamam, ama kaymağın hallerini de görüyoruz. Bütçe var, zaman var, keyif yok. (Küfrettiğini duyar gibiyim, haklısın, hakettim, bizde bunların hiç biri yok, ne bok yemeye ahkam kesiyorsak?)
Diyorsun ki; "sırf yeme,içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı". Yoldan çıkarıyorsun beni. Çünkü kemiklerime dayandı prangalarım, bileklerim parçalandı, elde avuçta tuz ve terden başka hiç bir şey yok.
Ne düşünüyorum bir süredir, duymak ister misin? Kaloriferli apartman dairemde, ödediğim kiranın ne için olduğunu...Sabah 7 de çıkıp akşam 8 de dönüyorsun, en geç 10 da sızıyorsun zaten koltuğun üzerinde, maaşından koca bir bloğu yatırıyorsun kirasına, aidatına, kalorifer yakıtına..Ne için biliyor musun? Gece uykunda çişin gelip tuvalete gidersen kıçın donmasın diye...O kadar... Ne kıymetli kıçımız varmış değil mi Baba?
Geçen yaz senin evin bahçesinde gözlerimi kapattım,öylece durdum. İki üç parça kıyafetim olsa, bir kaç parça kırık dökük mutfak eşyam. Elektrik su olacak, tamam, rakıyı nasıl içeceğiz yoksa? Tahta parçalarından yaptığım bir masa, bir sedir, hani şu sıralarda çok pahalı mağazalarda "konsept" diye satılanlardan -garip değil mi köy konseptindeki masayı almak için binlerce lira döken "kaymak tabakasını" köydeki gerçek masada oturtamazsın muhtemelen-. Kışın sarhoş sızıp donmamak için soba,kuzinelisinden. Kavunumu, peynirimi saklayacağım, balığımı koyacağım buzdolabım, derin dondurucu bilmemneli olmasın varsın. Gıcırdayan bir yatağım olsun sevdiğimle ısınacağımız, eski çerçevelerden sızan rüzgara inat gece boyu gıcırdatacağımız. Denizim olsun ama illa ki görebileceğim bir mesafede. Ağacım olsun gölgesinde demleneceğim. Domatesim, biberim, taze soğanım, börülcem olsun bahçemde. Dibi kararmış çaydanlığım kaynarken yarime tazecik nane, fesleğen dereyim kahvaltısı için..Kahvemizi içtikten sonra püfür püfür yazayım çizeyim, kitabımı okuyup miskinleşeyim. Ölesi gelmez be insanın.. Ölse de gam yemez...
Of ki off Can Baba...
Gittiğim olmadıydı hiç benim de.. Gitmeye bu kadar da yaklaşmamıştım hani. Bahardan filan değil, gönlüm ayaz kışta, ayağım yokuşta.
Gelir mi ki sevdiğim? Gelirse kalır mı yanımda?
Yüreği ağzında bir nokta durduğum yer, kaygı verici dilimdeki cümleler:
Gözünü karartıp gitmek gerek.
"Kalmazsa da kendi bilir" diyerek...