
Ellerinin ayalarındaki minicik, kusursuz çizgileri gördüğümde, narkozun da etkisiyle belki “Tanrı var” diye mırıldanmışım. Bir ömür kaygının başladığı tam o an.
Zamanla kaygı da olgunlaşıyor herhalde. İlk bir kaç yıldaki paranoyakça korku –tüm kötü şeyler başımıza gelecek, hastalıklar hep bizi bulacak, birileri gelip seni kaçıracak, her evin balkonundan düşeceksin,bütün araçlar üzerinden geçecek, yuttuğun her lokma boğazına takılacak, her parkta, alışveriş merkezinde kaybolacaksın ve seni hiç bulamayacağım, giydiğin kıyafetlerin sağlı solu, ipi kolu seni boğacak- allahtan akıl hastanelik olmadan terketti beynimi.
Hangi kreşe gidecek, özel okula mı göndermeli devlet okuluna mı, okuma yazmayı nasıl sökecek dertleri başladı sonra. Kavgacı dediler, inatçı dediler, psikologlar, okul rehberlik servisleri en yakınlarımız oldu. Zekan farklıydı, bakışların farklıydı, küçük bir adamdın sen, ikimiz biliyorduk ama herkesin anlamasını beklemek de imkansızdı be oğlum. Ben bile yetişemedim kimi zaman bakış açına.
“Hiperaktif, dikkati dağınık” dediler, ilaçlar önermeye bayılıyorlardı. Anneannen bile ikide bir gazetelerin püf noktası köşelerinden yazılar kesti astı buzdolabının göreceğimiz yerlerine “dikkat eksikliği çeken çocukların beslenme önerileri” vesaire vesaire. Ben farklı olduğunu düşündüğüm, ilaçları kabul etmediğim için ilgisizlikle suçladılar , hoş, zaman zaman öyle delirttin ki beni herkesi haklı bulacak hale geldiğimi sandım. Yanlış anlama, ilaçların işe yaramadığı saplantısında değilim sadece seninle ilgili içimde çok kuvvetli bir his uzak durmamızı söylüyor onlardan. Hala…
Tembelsin ama kabul et.. Üşenmek ekseninde dönüyor dünyan. Kafanı kullanmaya bile üşeniyorsun. İtiraf edeyim, çevrenin doldurmasına açığım bu konuda, “bu zekayla bu notlar olur mu, cık…cık…” “biraz çalışsa derece bekliyoruz” “ah bir umursasa sınavı bilmem nerelerden burs kazanır böyle şey görmedik” eh, anan da insan sonuçta, kaptırıyor kendini hayallere bazen, dünyaca ünlü bilim adamı olmuşsun veya öyle projeler yaratmışsın ki ismin kazılmış tarihe…Kendim beceremedim ya adımı yazarak duyurmayı, senin biyografilerinde bari bir satırda geçeyim.. Züğürt tesellisi…Hep dürüstüm sana karşı, o halde bunu da aynı şekilde söylemeliyim, kendim için istiyorum vallahi, bu yaştan sonra kitaplara başka şekilde konu olamam.
Halil Cibran’ın dediği gibi, bana ait değilsin oysa. Kendi kanatlarınla uçmanı sağlamakla, o zamana kadar koruyup kollamakla, sevmekle görevlendirilmişim. İçine ruhunu, kafana düşünceni koyan ben değilim, yapabileceğim sadece sana ait o ruhu ve düşünceyi farketmeni sağlamaya çalışmak.
Sana gıpta ediyorum. Kırk yaşıma gelip beceremediğim bazı şeyleri sende görünce hoşuma gidiyor, içimden aferin derken durum gereği sana kızmak zorunda kalabiliyorum. “Evimde yalnız kalmak istiyorum” deyip posta koyabiliyorsun mesela anneannenlere. “En sevdiğin yemeği yaptım ama” lar, “çok özledim” ler, “biliyorum sen çok sevmiyorsun bizi”lere pabuç bırakmayıp “hayır” diyorsun pat diye. İnsanları kırıp döken biri olmanı istemiyorum ancak kimseyi kırmamak adına sürekli kırılıp dökülen biri de olma benim gibi.. İnceliklere önem ver hayatında ama kendine verdiğin değer hep daha önde olsun.
“Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görürVe o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.” (Halil Cibran)
Joan Baez’in Honest Lullaby (dürüst ninni) diye bir şarkısını söylerdim sana bebekken, hatırlıyor musun? Şarkının bir yerinde der ki; “uçtuğun anda seni yakalamak için yakınlarında olacağım.” Sonra düşünür ve şöyle devam eder; “ya da…anneliğe değersem eğer, sen giderken ardından el sallamak düşer bana.”
Nedir ki zaten bu çocuklarımızı bağlama, bağımlı yapma takıntısı. Her adımını haber vererek, onay alarak yaşamak zorunda bırakılmak nasıl bir şeydir? Fiziksel şiddetin daha kötüsü duygusal baskı olmalı, “onay vermediğim şeyi yaparsan, bana hayır dersen çok üzülürüm, kırılırım, küserim” teranesi. Olur da bir gün , yaşlılıktan filan bu satırları unutup sana böyle davranırsam gözüme bu kağıdı sokabilirsin şimdiden izin verdim gitti.
Mesleğini, seveceğin insanı, yaşayacağın yeri seçerken elbette ki bir sürü fikir beyan edeceğim oğlum. Sonuçta bana kızdığın zamanlarda söylediğin gibi annelerin en mühim görevlerinden biri çocuklarını sinir etmek çok konuşarak. Ben de görevimi layıkıyla yerine getireceğim, emin olabilirsin, dedim ya, sana karşı her zaman dürüst olmaya çalışıyorum. Zarar görmemen, mutlu olman için kendimce yorumlar yapacağım ama inan bana ne yaşayacaksan hayatta, yaşayacaksın, ben kendimi paralasam da bu böyle. O yüzden çok da ciddiye alıp sinirlerini bozma, “tabii tabii” de geç, sarıl şöyle bir, aceleden bir öpücük kondur yanağıma, gülerek saçma sapan bir konu aç sohbette, ben mesajı alırım. Çok abartırsam, “saçmalama anne yahu” deme hakkına da sahipsin ama bunu sana büyüyünce söyleyeceğim, şu anda annenin en doğrusunu bilip uyguladığını düşünmen gerek, hoş, sen şimdiden gülüp geçiyorsun ya bazı zırvalarıma.. Aslında çok sinir oluyorum sana, şak! diye cevabı yapıştırıp bozuyorsun insanı, hayır, işin kötüsü içimden hak da veriyorum sana, kızamıyorum. Al işte, sonra dedenden ben laf yiyorum “tepene çıkardın veledi” diye.
Kimi sevdiğini, neden sevdiğini, nasıl sevdiğini yargılamaya kalkarsam ve eğer o insanın doğru insan olduğunu tam kalbinde gerçekten hissediyorsan, tartış benimle kıyasıya, ikna olmayacak kadar bunaksam da yüreğini seç, dön arkanı git, şimdi aklım başımda olarak bu konuda sana tam yetki veriyorum, için de rahat olsun üstelik. Tüm bunamalar içinde en çok bu korkutuyor beni, önyargılı, sevgi ve empatisini kaybetmiş, “ekşimtrak acılıkta” bir kocakarı olmaktan ödüm kopuyor. Tatlı kaçık bir nine olayım, sen gene “anne çok şapşalsın” de bana kahkaha atarak, şimdiki gibi…
Yarın saçma sapan bir sınava gireceksin, bütün sene kafanı ütüledim bu sınavla ilgili, istemediğin halde dersanelere gönderdim seni, deneme sınavlarına soktum, sonuçlarına homurdandım. Bu yazıyı sen büyüyene dek okutmak niyetinde değilim sana o yüzden rahat rahat itiraf edebilirim , bence de bu okul sistemi , sınav sistemi aptalca ve beş para etmez. Bu yüzden seninle birlikte başka kıtalarda yaşayabilmek için debeleniyorum. Ama sana çaktırmamam lazımdı çünkü iyice sererdin, hem daha gitmemiz kesinleşmedi. Olur da gidemezsek, bu sisteme uyum sağlaman gerek tamamen olmasa da. Çünkü biliyorum, sen de hep “neredeyim ben?” duygusuyla boğuşacaksın “nasıl bir saçmalık bu?” sorusu düşmeyecek dudaklarından. Çemberin dışında kalacak kafan benim gibi, içine sokmanı da ben istemem zaten. Bu yüzden çemberden çıkarmaya çalışıyorum ikimizi de.
Okçu'nun beni yani yayını çok sevdiğini biliyorum zira payıma düşen ok muhteşem. Çok da uzaklara uçacak, farkındayım.
Yarınki sınavdan dolayı ilk kez heyecanlı görüyorum seni, ağzım “biraz heyecan iyidir, performansını yükseltir” derken gönlüm “boşver be çocuğum, atom mühendisi olma da zeki bir çoban ol istersen ama mutlu ol, yaptığın işi gülerek, severek yap, klasik anlamda iyi bir anne olamadım sana dolmalar yapıp yanında ders çalışan, veli toplantılarında koşuşan, fakat bir gün 'kaçıktı filan ama süperdi annem' diyebilmeni istiyorum.” diye konuşuyor. Henüz bunu sana söylemeyeceğim.Yarın, diğer annelerle beraber bahçede bekleyeceğim çıkmanı, kaç soru yaptın kaçı doğru oldu diye ekşiyeceğim başına..Annelik, vazgeçilmezliğin bilincinin verdiği şımarıkça bir sinir etme hakkı olduğunu varsayma halidir çünkü. Boşver... Hep konuşacağız bunları ilerde. “Eh be benim çatlak annem” diyeceksin o vakit, gülerek.
Az zamanımız kaldı kanatlarını açmana... O zamana kadar doya doya söyleneyim bari. Hem, iki test fazla çözsen ne vardı canım,akşamlara kadar bilgisayar bir yandan çizgi filmler bir yandan tembellik edeceğine... ;-)